
Genelde rejimin “misyon-er”lerinin ön plana çıktığı ve her zaman olduğu gibi gündemi belirlediği bir zaman periyodunu yaşadık. Öyle ki aylardır gündemin birinci sırasına oturan ve tam anlamıyla ABD propagandasına dönüşen Afganistan operasyonunun yanı sıra gündeme gizemli olduğu kadar traji-komik bir biçimde misyonerlik tartışmaları damgasını vurmaya başladı. Asıl komik olan ise, misyonerlik tartışmalarını yapanların, genelde, Allah’ın dini olan İslam’dan razı olmayıp, İslam dinini, rejimin değişmez ilkelerine uygun bir formatta yeniden tanımlamaya, yorumlamaya çalışanların olmasıydı. Bu vesileyle bir kısım odaklar, önemli gelişmeleri perdeleme amacındayken, rejimin “misyon-er”leri de kendilerini dinin koruyucusu kisvesiyle topluma sunma gayretindeydiler. Bu popülist söylem ile bir yandan toplumsal hassasiyetler ön plana çıkarılırken, diğer taraftan da rejimin “misyon-er”lerine karşı toplumda oluşan şüpheler giderilmek isteniyordu sanki… Oysa rejimin “misyon-er”lerinin yaptıkları ile şeytana tapan “satanist”lerin, Hıristiyanlığın üçlü teslis akidesini (şirkini) Tevhid akidesi yerine ikame edebileceklerini sanan misyonerlerin, ırkçı din anlayışlarıyla “siyonist”lerin, emperyalizmin kurguladığı türedi dinlerin (Bahailiğin, Yahova Şahitleri’nin, Masonluğun…) yapmak istedikleri arasında özde bir fark bulunmadığı aşikardı. Zira Edward Said ve bazı batılı yazarların da altını çizerek belirttikleri gibi, misyonerliğin amacı, yalnızca Hıristiyanlık dinini insanlığa götürmek değildir. Misyonerlik, aynı zamanda Hıristiyan-Emperyalist devletlerin / güçlerin (vb.) siyasi, ekonomik ve kültürel amaçlarını gerçekleştirme yolunda örgütlü ve ciddi finansal desteğe sahip çalışmalardır da…
Özetle bu misyonerler diyorlar ki, bizim dinimiz güçlü olduğu için biz de güçlüyüz ve dünyaya hakim durumdayız. Siz de bizim yaptığımız gibi dininizi yeniden gözden geçirir, dininizi reforme ederek seküler bir kalıba sokabilirseniz ya da buna gerek almadan bizim dinimize girerek “protestan ahlakı”nı yakalarsanız sizler de güçlenir, kalkınırsınız. Rejimin “misyon-er”leri de özde aynı şeyleri bizim dilimizle ifade etmiyorlar mı? Öyleyse kıblesini batıya çevirmiş rejimin “misyon-er”leri ile misyonerler arasındaki bu kayıkçı kavgasının arka planındaki nedenler neler olabilir?
Bize göre, misyonerlik ile ilgili tartışmaların birinci nedeni, geleneksel dürtüler ve bu hassasiyetlerin dile getirilmesinin popülist politikalara prim sağlamasıdır. İkincisi, zaten “bir hükümeti, bir kuruluşun, genellikle uzak bir bölgede ya da ülke içinde bir kimseye ya da topluluğa verdiği belirti ve geçici görev” anlamındaki misyonerliğin/”misyon-er”liğin, mevcut atmosferden kendi misyonları doğrultusunda istifade etme gayretidir. Üçüncüsü ise, henüz çok kesif bir şekilde belirtileri ortaya dökülmeyen, gözlemlenemeyen, hatta ABD’nin Türkiye’ye zorlanılan AB ile ABD arasındaki güç çekişmesi bağlamında dile getirilen spekülatif nedenlerdir. Dolayısıyla, Türkiye vb. ülkelerdeki klasik anlamıyla misyonerlik faaliyetleriyle, Batı yörüngesindeki rejimlerin resmi politika haline dönüştürdükleri, dahası bazılarının rejimin bekası için elzem gördükleri yeni bir din kurgulama çalışmaları; hoşgörü, dinler-arası diyalog söylemleri, Abant Konsilleri ve siyasi kulvarda somutlaşan sekülerleşme, düşünsel ve peşisıra yaşam biçimi alanlarındaki evrilmeler karşıt faaliyetler değil, birbirlerini tamamlayan ‘misyon’un önemli unsurları olarak karşımızda durmaktadırlar. Bir anlamıyla, misyonerlik faaliyetlerinin ulaşmak istediği sonuçlarla söz konusu ettiğimiz değişik projelerin hedefleri arasında tam anlamıyla bir paralellik söz konusudur.
STRATEJİK ORTAKLIK
Misyonerler ile “misyon-er”lerinin adeta birbirlerini tamamladıkları bir coğrafyada yaşıyoruz. Her şeyin “Türkiye’nin kendine özgü koşulları” çerçevesinde değerlendirildiği bu ülkede “stratejik ortaklık” anlayışının da farklı olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Dolayısıyla bir köşe yazarının Türkiye ile ABD arasındaki stratejik işbirliğinin, ABD’nin stratejik işbirliği içinde olduğu diğer ülkelerinkiyle benzeşmediğini ifade etmesi bizleri şaşırtmamalı. Bilindiği gibi “stratejik ülke” konumundan, zamanla, “stratejik işbirliği”ne değer verilen ülke statüsüne yükselen Türkiye, yakında ABD’nin stratejik ortağı (?!) olmak üzere sistemini yenilemeye zorlanmaktadır. Soğuk savaş döneminde stratejik müttefik olarak değerlendirilen Türkiye, İran Devrimi ile ivme kazanan dış dinamiklerle zorlanan bir değişimin sürecini yaşamaktadır. 11 Eylül olayları sonrası önemi giderek artan Türkiye’de bazıları güvenlik kaygısını ön plana çıkartarak bu değişim sürecinin önünü kesmek istemektedirler. Ancak, Batının özellikle ABD’nin global ve bölgesel politikalarında Türkiye’nin vazgeçilmez bir yeri olduğu artık netleşmiş bulunmaktadır. Aynı zamanda konjonktürel gelişmeler kendine has politikalardan mahrum olan ve Batı ile birlikteliği adeta bir amaç haline getiren Türkiye’yi olayların içine hızla sürüklemektedir. Ne var ki, ABD ile ilişkilerinde inisiyatifi tamamen kaybeden, ABD’nin politikası gereği hızla İsrail ile stratejik işbirliğine zorlanan Türkiye’de ciddi anlamda zihniyete ilişkin ve yapısal sorunlar bulunmaktadır. Dolayısıyla mevcut yapının resmi politikası (?!) ile ABD’nin politikaları tam anlamıyla örtüşmemektedir. Ve bu gerçek, artık Türkiye’nin vaziyeti idare etmesine de imkan vermemektedir. Bu nedenle, başta Irak ve Kıbrıs konuları olmak üzere bir çok konuda Türkiye’nin resmi politikalarını sürdüremediği ve dış dinamiklerin tesiriyle hızla bir yerlere doğru sürüklendiği görülebilmektedir. Artık yeni küresel dengeler belirleyici olmaya başlamış bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye, değişime direnerek ve güç dengelerinin konjonktürel boşluklarından yararlanarak vaziyeti idare etme opsiyonunu kaybetmiştir. Her ne kadar devlet içindeki bir takım unsurlar, AB karşıtı söylemlerin arkasına sığınarak dirençlerini sürdürseler de, bu, sonucu değiştirmekten çok biraz geciktirmekten başka bir işlev göremeyecektir. Zira dış dinamikler Türkiye’de karşı konulması güç bir etkiye ulaşmıştır. Bazı çevrelerin, en azından mevcut dengeler çerçevesinde, ABD ile AB arasında gereğinden fazla öne çıkardıkları çıkar çatışmasına rağmen, ABD, Türkiye’nin AB dışında kalmasını istememektedir. Türkiye’den, bir an önce, ekonomisini düzeltmesini istemekte, siyasi reformları geciktirmemesi yönünde telkinlerde bulunmaktadır.
Bu bağlamda, ABD’nin terörle mücadele bahanesiyle Afganistan’da yürüttüğü hakimiyet mücadelesine tam destek veren Türkiye, Irak’a operasyon kararını vermiş olan ABD’nin politikaları doğrultusunda hızla savrulmaya devam etmektedir. Başbakan Ecevit’in 1980 sonrası T. Özal’ın yaptığı ABD gezilerini andıran son ABD çıkartması bu durumu daha da netleştirmiş bulunmaktadır. Öyle ki ABD’nin Türkiye’ye vereceği ekonomik ve finansal destek vaatleri ile Türkiye’nin Irak operasyonunda ABD’ye vereceği destek arasında ciddi bağlantılar da bunu ortaya koymaktadır. Bu arada Türkiye’nin Saddam yönetimini BM kararlarına uyma konusunda ikna çabaları da devam etmektedir. Operasyona hazırlık sürecinde bu durum bizi şaşırtmamalıdır. Bush yönetimi Irak muhalefetini desteklemeye devam etmektedir. BM ve diğer uluslararası örgütler marifetiyle yaptırımları daha da yoğunlaştırılmaktadır. Yani zaman ve yöntemi henüz netleşmemiş olan Saddam yönetimini devirme süreci, “stratejik ortak”(?!) Türkiye’nin de olayların içine hızla çekilmesiyle devam etmektedir. Bu arada, sınırları içinde ciddi bir etnik çatışma dönemi yaşayan Türkiye’nin, Saddam’ın devrilmesinden sonra Kuzey Irak’ta fiili bir Kürt Devleti kurulmasından kaygı duyduğu da bilinmektedir. Zaten Irak’taki fiili durum da Türkiye’nin rahatsızlığını haklı kılacak bir manzara arz etmektedir. Ancak, ABD’nin bölgedeki politikası iyi tahlil edildiğinde ve Türkiye’nin ABD açısından önemi dikkate alındığında bölgede bir Kürt devleti kurulması çok zor görünmektedir. Belki Türkiye’nin bilgisi ve kontrolü dahilinde bir Kürt federasyonu’nu ABD düşünse de mevcut dengeler çerçevesinde şimdilik bu da mümkün gözükmemektedir. Durum bu olunca, ABD’nin stratejik ortağı olmaya hazırlanan Türkiye’nin geçmişe takılarak, Kürt Devleti kurulmasını bir savaş sebebi sayması da komik olmaktadır. Çünkü bölgeyi kontrol eden güç olarak ABD’nin Türkiye’ye rağmen böyle bir politika izlemesi beklenilmemelidir. Aynı zamanda, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Türkiye, böyle bir girişimle karşılaşsa ABD’ye mi savaş açacaktır? Dolayısıyla belirli dönemlerde Türkiye’yi kendi politikalarına angaje etmek isteyen ABD’nin bölgedeki bazı operasyonlarının, bölgede Türkiye aleyhine bir Kürt Devletine dönüşmesi beklenemez. Konu, kuruluşundan bu yana PKK ile ABD ilişkileri analiz edildiğinde daha net anlaşılacaktır. Ayrıca, ABD’nin bölgesel politikalarında yanında görmek istediği ve desteğini stratejik gördüğü bir Türkiye gerçeği karşımızda durmaktadır.
Öyle ki, ABD’nin etkili yazarlarından William Safire, Türkiye’nin ABD açısından önemini daha geniş bir çerçevede ifade etmektedir. “Köktendinci müslümanlara karşı Türk kartının oynanması…” gereğini ortaya koyan Safire, “Gerçek düşman olan köktendinciliğin, İslam dünyasını ele geçirip Suud ve Kuveyt petrollerine sahip olmak isteyen ve ılımlı müslümanlarla tüm Hıristiyan ve Musevileri yok etmek amacında olduğunu…” korkuyla ifade etmektedir. Dolayısıyla bu tür hareketleri bölüp parçalamak gerektiğinin de altını çizen Safir, geçmişte Sovyetlere karşı Çin kartı nasıl oynanılmışsa bu hareketlere karşı da “Laik-Demokratik Müslüman Türkiye” kartının oynanması gereğinin altını çizmektedir.
DAVOS TOPLANTILARI VE RECEP TAYYİP ERDOĞAN
W. Safire’nin de ifade ettiği gibi, Batı için, özellikle de ABD için Türkiye kartı büyük bir önem arzetmektedir. Hem arzulanan model bir ülke olmasıyla, hem de Ortadoğu, Balkanlar, Ortaasya ve Avrupa politikalarında vazgeçilmez bir partner, kendine özgü bir “stratejik ortak” olarak Türkiye vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Gelecekte arzulanan niteliklere sahip bir Türkiye için gerekli düşünsel ve toplumsal dönüşümü Batılı referanslar çerçevesinde gerçekleştirebilecek, en azından buna uygun bir vitrin işlevi görebilecek, halk tabanı bulunan bir lidere ihtiyaç duyulduğu da bilinmektedir. Görünen o ki bu kadroya aday en güçlü isim de Recep Tayyip Erdoğan’dır. Aksi görüşlere rağmen, 11 Eylül sonrası bu tip bir lidere duyulan ihtiyaç ve Türkiye’den Batının beklentileri azalmamış, artmıştır. Önemli olan, bu aday isimler ve kadroların, sistemin temel değerleriyle çatışmaya girmeden global sistemin arzuladığı bir Türkiye projeksiyonunu ortaya koyabilmeleridir. Bunun ciddi ve zorlu bir süreç yaşanmadan gerçekleşmesi ise beklenemez. Dolayısıyla Türkiye’nin değişim sürecinde direnç odaklarının ortaya çıkması ve mevcut statükoyu korumak için mücadele etmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti ile ilgili kararı sistemdeki bu sancının göstergelerinden biri olarak alınmalıdır. Bu karar, hukuki sürecin bir sonucu olmaktan ziyade siyasidir ve adeta sistem-içi odakların pozisyonlarını ortaya koyan önemli bir karar olması nedeniyle de önemsenmelidir. Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi AK Parti ile ilgili kararı alırken bir hayli (6/5 çoğunluk) zorlanmış bulunmaktadır. Karara göre, R. Tayyip Erdoğan, partisinin genel başkanı olabilecek, siyaset yapabilecek, ama milletvekili olamayacaktır. Dolayısıyla milletvekili seçilebilme yeterliliğine sahip olmadığı için de başbakan olması mümkün olmayacaktır. Mahkemenin kararıyla ilgili bu hakim yoruma rağmen, konunun netleşmesi için mahkemenin gerekçeli kararının görülmesinde zaruret olduğu hukukçularca ifade edilmektedir.
Aynı zamanda, Anayasa Mahkemesi, Tayyip Erdoğan’ın kurucu üyelikten çıkartılması için AK Parti’ye ihtar verilmesini de kararlaştırmış bulunmaktadır. Erdoğan’ın genel başkanlık yetkilerine tedbir konulması yolundaki Başsavcılık talebi ise mahkemece reddedildi. Karardaki bu ve benzeri açık maddelere karşın Erdoğan’ın milletvekili seçilip seçilemeyeceği hususu tartışmalara neden oldu. Ancak bu konuda da henüz bir yargıya varabilmek için vakit erken görülmektedir. Mahkemenin gerekçeli kararı yayınlandıktan sonra son kararı Yüksek Seçim Kurulu’nun vereceği bilinmektedir. Ne var ki Yüksek Seçim Kurulu’na konunun intikalinden önce bazı gelişmelerin olması da kuvvetle muhtemeldir. Tekrar ciddi bir kriz yaşanmadığı takdirde 2003 sonbaharından önce ufukta seçim gözükmemektedir. Bu arada Anayasa’da yapılan değişikliklere paralel olarak yapılması gereken yasal değişiklikler Erdoğan’ın seçilme hakkını engelleyen hukuki durumu ortadan kaldırabilir. Ayrıca, “memnu hakların iadesi” talebiyle Erdoğan’ın mahkemeye başvurmasıyla bu engel bertaraf edilebilir. Bilindiği gibi, T. Erdoğan, 26 Ocak 2003 tarihinden itibaren “memnu hakların iadesi” için mahkemeye başvurabilecektir.
Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti ile ilgili kararının ilginç bir boyutu da başörtülü oldukları gerekçesiyle parti kurucusu olamayacakları doğrultusundaki Başsavcılık talebinin reddedilmesidir. Böylece Mahkeme, AK Parti kurucu üyeleri Ayşe Böhürler, Sema Ramazanoğlu, Fatma Ünsal Bostan ve Serap Yahiş Yaşar’ın kurucu üyelikten çıkarılması talebini “oy birliği ile” reddetmiş oldu. Bu karar, her ne kadar, “partilerin kamusal alan dışında görüldüğü” şeklinde yorumlansa da, bu anlamı aşan etkileri olabilecek bir karardır. Zira bu karar, 28 Şubat süreciyle başlayan resmi bağnazlıktan dönüşün bir işareti olarak da değerlendirilebilir. Ancak, AB’ne giriş sürecini yaşayan ülkede yine bir garabet ile karşı karşıya bulunulmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla, başörtülü kadınlar da, artık her türlü siyası faaliyetlere katılabilecekler, kurucu üye olabilecekler, milletvekili seçilebileceklerdir. Ancak “kendine özgü şartlar”dan sıyrılamayan Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararına karşın 28 Şubat ürünü olan Meclis İç Tüzüğü bu hakların kullanılmasının önünde engel olarak durabilmektedir. Aslında engel olan Meclis İç Tüzüğü’nde somutlaşan etkili çevrelerin hassasiyetleri olduğu da herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenledir ki, bu karara rağmen, AK Parti ve Saadet Partisi, seçimlerde başörtülü aday göstermeyeceklerini deklare etmek gereğini duymuş bulunmaktadırlar.
Partisi ve kendisiyle ilgili tartışmaların gündemde olduğu bir zamanda AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan Davos Toplantıları’na katılmak üzere ABD’ne gitti. Yıllardır Dovaos’ta yapıldığı için Davos Toplantıları diye anılan bu toplantılar, Erdoğan ve Ak Parti’nin geleceği açısından en az Anayasa Mahkemesi kararları kadar önem arzeden toplantılardır. 11 Eylül olayları nedeniyle Newyork’ta gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu’nda T. Erdoğan, geçmiş imajını silerek global sistemi kontrol eden ekonomik ve siyasi güç odaklarına “bana güvenin ve destek verin” mesajını vermek durumundadır. Kendisinin geleceği ve Partisinin iktidara, daha doğrusu hükümete yürüyebilmesi buna bağlı bulunmaktadır. Global sistemi kontrol eden güç olarak ABD damgasını taşıyan bu tür toplantılarda, Batı’nın model ülkesi olmaya aday bir ülkeyi yönetmeye aday bir lider, kendini ispat etmek, misyonunun gereğini tereddütsüz yapacağı/yapabileceği konusunda inandırıcılığını ortaya koymaktan başka ne yapabilir?..