“Çelişkini terket !”

ÇELİŞKİLER

Haziran 20th, 2008 at 10:40

Hasan Hanefi Ne Dedi?

Hasan Hanefi 12-13 Şubat 2002 tarihinde düzenlenen İKÖ-AB Ortak Forumu toplantısına katılmak üzere İstanbul’a gelmişti. İslami camiadan bildiğim kadarıyla Mustafa Karaalioğlu, Ankara İlahiyat’tan Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu ve Yeni Şafak’ın yazarı ve Umran’ın yayın danışmanı Yusuf Kaplan Hasan Hanefi ile birer röportaj yaptılar. Yusuf Kaplan’ın röportajı oldukça uzun ve kapsamlı. Yusuf Kaplan, iletişimciliğinin hakkını vermiş doğrusu. Kısaca Hanefi’nin konuşmalarını değerlendirmek istiyoruz.

Hasan Hanefi söze başlarken, İslam düşüncesinin temel sorunlarını genel hatlarıyla üç başlıkta toplamaktadır. İlk olarak, kültür mirasımıza dikkat çekmektedir. Özet olarak şöyle diyor: Bizim şu kültür mirasımız, geçmişte icad edilmiş, üretilmiş bir kültürdür. İslam’ın siyasi/coğrafi sınırları genişledikçe, muhatap olduğu kültürler de o oranda genişledi. Kadim medeniyetlerin islamlaştırılması sorunu ile karşılaştık. Geleneği tekrar edemeyiz (anakronizm). Ama şu anda bir yenilgi anı yaşamaktayız. Bu yenilginin sebebi biraz da gelenektir. Biz geleneği yenilemek zorundayız. Dünya Ticaret Merkezi’nin temsil ettiği hegemonik kültürün yeni çağdaş sorunlarını geleneğin kavram ve kurumlarıyla aşamayız. Bize başkaldırı ve protesto kültürü lazım.

Hanefi diyor ki, bizim teolojideki Tanrı’nın fiilleri, isim ve sıfatları tartışmasıyla mesela Filistin sorununu halledemeyiz. Bu sorunu halletmek için Yahudilerle yüzleşmek gerekmektedir. Hanefi, Türkiye’de alışık olmadığımız bir akademisyen profili ile, siyonizm vak’asına parmak basmakta ve siyonizmin, “Tanrı Yahudilerle akid yaptı, Yahudiler tanrı’nın seçilmiş ümmetidir; onlara kutsal Kudüs topraklarını vaad etti” şeklinde özetlenebilecek temel tezini örnek vererek, bu politikayla klasik teolojiyle başa çıkamayacağımızı, yeni bir vatan ve bağımsızlık teorisi geliştirmemiz gerektiğini hararetle savunmaktadır.

Hanefi, klasik mirasta mesela insanın bir beden bir de ruh olarak iki kısımda ele alındığını, ama bu tanımların sosyal alanda capcanlı bir varlık olarak, beden ve ruhtan müteşekkil varlık olarak yaşayan insanı tanımlamada, sorunlarını çözmede yetersiz olduğunu belirmektedir.

H.Hanefi diyor ki, klasik tefsir ve islam hukuku metodolojisinin dört esas ilkesi Kitap, sünnet, icma ve kıyas, Ebu Hanife’nin, Şafi’nin, Malik ve İbn Hanbel’in metoduydu. Biz şimdi İstanbul’un trafik sorununu çözmek için Kur’an’a mı gideceğiz, hadise mi gideceğiz? Yusuf Kaplan tam orada:

“Burada sorduğunuz sorunun doğru bir soru olduğundan emin misiniz?” diye yerinde müdahale ediyorsa da, Hanefi “evet” diyor. Gerekçe olarak da, geleneğin, metinden gerçekliğe doğru gittiğini, oysa gerçeklikten (realite) metine doğru gidilmesi gerektiğini ifade ediyor.

Hanefi Kur’an’ı yenilemek gerektiğini söylüyor. Kur’an’ı yenilemek ona göre şöyledir: Kur’an hilal, hayız ve ganimetlere ilişkin soru/sorunlara cevaplar vermiş. Kur’an’ın her bir ayetinin bir nüzul sebebi var. Fakat artık günümüzde hilal, hayız ve ganimetler konusu benim için mesele olmaktan çıkmış. Şimdi artık laiklik / sekülerizm, siyonizm, tarihin sonu ve medeniyetler çatışması gibi sorunları Kur’an bazında halletmek gerekir. Kur’an’dan bunların cevabını bulmak gerekir.

İkinci Sorun: Batıyla İlgili

Hanefi özet olarak batı karşısında kendimizi nesne, batıyı özne kıldığımızı vurguluyor. Batıdan özgürlük ve demokrasi gibi kavramları aşırmakla batıyı, sorduğum sorulara cevap veren bir bilgi kaynağı kılmış oluyorum diyor. Bunun da bir tür hurafe olduğunun altını çiziyor ve diyor ki, ben sorunlarımın çözümünü / cevabını yanlış yerde arıyorum. Bunların çözümü bende, kendimdedir. Ben çözüm arayışında batıyı transfer etmekle meşgulken batı beni geçmeye devam ediyor. Sonuçta ise aşağılık kompleksine kapılıyoruz.

Kaplan soruyor: ‘Ne yapmalı?’ H. Hanefi: Modeli ve yöntemi değiştireceğiz. Batı’yı bilginin kaynağı olarak kabul etmekten vaz geçip, bilginin nesnesi yapmamız gerekir! Bu açıklamalarına Y. Kaplan’ın, “oryantalizme (şarkiyatçılığa) karşı, bir tür oksidentalizm (garbiyatçılık) mı öneriyorsunuz?” sorusuna “evet” cevabını veriyor ve ekliyor: Batı oryantalizmle kendisini özne, doğuyu nesne kılmıştı. Şimdi ise rolleri tersine çevirmemiz gerekiyor. De-colonization (sömürgecilikten kurtulma) sürecini işletmemiz gerekiyor. Böylelikle ‘evrensel kültür’ mitine de son vereceğiz. Batı’yı kendi sınırlarına oturtacağız.

1923’den itibaren Türkiye’de denenen şey oldukça naifdi. Fakat bunun nihai anlamda başarılı olması mümkün değildir. Çünkü bu bize ait, bize özgü bir kültür değildir. Sekülerizm “ya o ya da bu” modelidir. Geleneği tamamen kesip atar. Türkiye’de sekülerizm, ya hilafetten yana olmayı ya da cumhuriyetle birlikte var kılınmaya çalışılan [batıcı paradigmadan] yana olmayı dayattı. Demek ki sekülerizm bölücü ve parçalayıcıdır. Doğu modelinde (Japonya, Kore vb..) ise eski ile yeni harmonik bir biçimde bir arada bulunabiliyor.

İslam’ın modeli ise batının kopuş modelinden de, doğu’nun yapıştırma modelinden de başkadır. Bizim modelimizde süreklilik esastır. Bu anlamda ictihat, ‘eski’den çıkartılan ‘yeni’nin, fıkhın kaynağıdır. Bu model tıpkı yılanın kabuğunu değiştirmesi misali, oldukça münbit bir modeldir. Yılan nasıl ki kendi sorununu kendi içinden yapıyor, ‘batıya başvurmuyorsa’, biz de çözümlerimizi kendi kaynağımızda aramalıyız.

Hasan Hanefi sekülerizmin batıda 15 ve 16. yy.larda kilise ile devlet arasındaki savaştan sonra ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Kilise ile devletin birbirine egemen olma mücadelesi devletin lehine bitmiş ve adeta bir uzlaşma doğmuştur. Biz ise, kendi imkanlarımızla çözemediğimiz sorunlarımızı çözmek üzere sekülerizmi batıdan transfer ettik. Böylece batılı bir modeli benimsemekle, batıcı ve sömürgecilerle aynı safta yer almış olduk.

Üçüncü Sorun: Müslümanların Gerçeklikle / Realiteyle Olan İlişki(sizliği)

Hanefi, ilk iki soruna ilişkin yorumlarım sadece hermenötikdi. Ama artık gerçekle yüzleşmem, realiteyi adaya, adalara hapsetmeden, bizatihi realitenin kendisiyle uğraşmam gerekir diyor. Burada realitenin yorumuyla değil, bizzat realitenin kendisiyle uğraşmam, kafa yormam ve onu çözümlemem gerekir. Filistin, Keşmir, baskıcı yönetimler, İslam dünyasının parçalanmışlığı, ekonomik durgunluk, cehalet ve daha niceleri… Hanefi, sadece hermenötik yapmanın sorunları görmezden gelmek olduğunu vurguluyor. İnsanların arasında, insanlarla birlikte yaşamam gerekiyor. Sadece kendi kültürümüzü yenilemek, batı kültürünü eleştirmek yetmiyor. Aynı zamanda kültür üreten, kültürü yenileyen biri olmalıyım.

Bu anlamda Türkiye’nin öyle reklam edildiği gibi seküler bir bünyeyle İslam alemine model olması mümkün değildir. İslam alemi Türkiye’nin, Irak’ı vuracak ve İran’ı tehdit edecek kadar ABD’ye bağımlılığından, İsrail’le ortak ilişkiler içine girmesinden üzüntü duyuyor. Türkiye ruhunu ve bedenini kaybetmiş durumda. Burada Hanefi Türk gençlerine hitaben, “kimim ben?” sorusunu sormaktan kaçındığımızı hatırlatmakta. Bu arada Y. Kaplan’ın sorusu üzerine, Türkiye gibi yön yitimine, kültürel şizofreniye uğrayan başka İslam ülkelerine örnek olarak Tunus, Cezayir gibi ülkeleri örnek vermekte. Fakat Hanefi’nin Türkiye’nin dışındaki (Arap/İslam) ülkelerinde marksistinden islamcısına kadar bütün toplum katmanlarında bir diyalog olduğu görüşü bence son derece ılımlı bir yaklaşımdır. Sorun sadece, Türkiye’nin kendi geçmişi ve geleneğiyle, değerleriyle bağını yitirmiş olması değildir. Arap toplumlarının form olarak sekülerliği benimsememiş olmaları, onları Türkiye’den ne kadar farklı kılmaktadır? Burada sanki Türkiye’ye tek taraflı bir yüklenme görülmektedir. Bu anlamda Hanefi’nin islamcıları da sekülerler gibi tek adam, tek fikir, tek dogmacı olmakla suçlaması; Türkiye’deki diyalogsuzluğu, her kesimin (İslamcılar da dahil) iktidarı eline geçirme mücadelesine bağlaması bence isabetli değil. Acaba diyorum, Hanefi, çok duyarlı olduğu Türkiye’deki seküler yapıyı çok iyi tanımıyor mu? Yoksa, Türkiye’de yaşananları “anlamsız bir kavga” olarak nitelemesini nasıl anlamalı? Hele de bunu “batan gemi” temsili ile açıklaması bizdeki popülist düşünsel yaklaşımları çağrıştırmaktadır. Türkiye’deki (ekonomi gibi) pek çok sorunun diyalogla halledilebileceğini ileri sürmesi de bu popülizme dahil edilebilir…

Hanefi’nin konuşmasında çelişkili tezler de göze çarpıyor. O aslında sekülerizmin tamamen batılı ve batıcı bir proje olduğunu belirtmekle beraber, Osmanlılar zamanında Osmanlıcılar, Jön Türkler (İttihat-Terakki/milliyetçiler) ve İslamcılar şeklindeki üç akımın üçünün de Osmanlı’yı dışardan değil de içerden yenilemek isteyen akımlar olduğunu söylemektedir. Eğer böyle ise, sekülerizmin batılı ve batıcı olmasının anlamı nedir?

Hanefi’ye göre Malezya, Endonezya ve İran İslam Cumhuriyeti gibi ülkeler kendi geleneğine bağlı kalarak modernleşmiş ve müslüman toplumlar kurabilmiş ülkelerdir. Müslümanlar henüz modernleşme sürecini yaşamamışlardır. (Bir anlamda, bu aşamayı atlayarak gidemezsiniz demektedir). Hanefi, bu modernleşme sürecini kendi iç dinamiklerimizle yapmamız gerektiğini, “kendi modernleşmemizi İslami geleneğin içinde aramak” gerektiğini ısrarla vurgulamakta. Kendi misyonunu Martin Luther’e benzetmektedir. Luther nasıl Roma Katoliklerine karşı mücadele vermişse, kendisinin de kutsal metinleri kendi monopollerine alan otoriteye karşı mücadele verdiğini öne sürüyor.

Hanefi, Türkiye sekülerizmle İslami gelenek arasındaki çatışmayı aşmalı diyor. Bunun için de, “bütün ülkeyi ve toplumu birleştirecek, aynı hedefe doğru sürükleyecek ‘aydınlanmış bir islam’ın, ‘modern bir islam’ın etrafında halkalanmalı” önerisi batı’nın aydınlanma felsefesini çağrıştırmaktadır. Zaten kendisi de, böyle bir islam anlayışında sekülerlerin, aradıklarını bulabileceklerini söylemektedir ki, sekülerliğe getirdiği eleştirilerle uyumlu değildir. İşte Hasan Hanefi’nin tezlerini bu temel bakış açısı özetlemektedir. Türkiye ne istiyor, ‘ilerlemek’ mi, ‘sanayileşmek’ mi, ‘modernleşmek’ mi, işte bunların hepsini böyle bir islami projeyle gerçekleştirebileceğini ileri sürmektedir.

11 Eylül Saldırıları

Hasan Hanefi’nin 11 Eylül’ün sonrası ile ilgili değerlendirmeleri gayet yerinde. Fakat 11 Eylül saldırılarının kim tarafından ve ne amaçla yapılmış olabileceği konusunda çok da isabetli yorum yapmamaktadır. H. Kırbaşoğlu ile yaptığı konuşmada da, 11 Eylül saldırısının 29 Eylül 2000’e (ikinci intifada’nın başlangıcı) tepkinin sonucu olarak görmesi; Y.Kaplan’la konuşmasında ise, Üsame b. Ladin’in, İslam dünyasının güçsüz ve çaresiz bırakılmışlığının, öfke ve nefret duygularının, dertlerini hiç kimseye anlatamama hallerinin sözcüsü olduğunu söylemesi, saldırıyı Üsame (ve el-Kaide örgütünün) yapmış olduğuna inandığını gösteriyor. Halbuki söz konusu saldırıyı Üsame’nin ya da el-Kaide’nin yapmadığını (başta ABD olmak üzere) herkes bilmektedir. Yeni Şafak’tan Ahmet Kekeç’in son bir yazısı bile H. Hanefi’den çok daha isabetli ve yerindeydi. Kekeç saldırının ‘dışarı’dan değil, ‘içeri’den yapıldığını, bir hükümet darbesi amaçlandığını, Lyndon La Rouch’un da açıklamalarını yeniden anımsatarak yazdı.(Y. Şafak, 25.03.2002).

Bununla beraber 11 Eylül’ün sonuçları bağlamında Hanefi’nin, ABD’nin İsrail’in hamiliğini yapan siyasi tutumuna ilişkin değerlendirmesi tamamen isabetli. Asıl terörü ABD’nin yaptığını, bilinen örneklerle açıklamakta. ABD’nin İran, Irak, Sudan, Kore gibi ülkeleri ‘şer ekseni’ olarak tanımlamasını ABD’yle müslümanlar arasındaki düşmanlık olarak açıklaması; ABD’nin Afganistan’a, İsrail’in Filistin’e yaptıklarının yanısıra bir de ekonomik teröre, globalizasyon terörüne dikkat çekmesi; Türkiye’nin İsrail’le olan siyasi içli-dışlılığına, ABD ve İsrail’i dost tutmasının vahametine dikkat çekmesi, kesinlikle ‘olması gereken’ siyasi analizlerdir.

Hanefi’nin ‘islami sol’ projesi, henüz yeteri kadar tartışılmış değildir. Bununla beraber, kullandığı dil, liberal söyleme yakın durmaktadır. M. Karaalioğlu’yla yaptığı mülakatta, “islam ülkelerinde komünistlerin, liberallerin vs.. partisi var da neden müslümanların partisi yok?” derken, doğacak sonuç, müslümanları sistem-içi mücadele alanına çekecek gibi görünmektedir.

Her şeye rağmen H. Hanefi’nin okunması gerekir diye düşünüyorum.

Ahya Aras- İktibas

Rastgele Yazı

 

RSS feed for comments on this post | TrackBack URI