
AKP’nin tek parti iktidarı, istikrarperestliğin anlamını kavramamız kadar, garpzedeliğin İslamîsini görmemizi de sağladı. Yıllar yılı laiklerin Batıcılığını anlata anlata bitiremeyen İslamî kesimler, bu Batıcılığı sulu götürüp susuz getirebileceklerini doyasıya kanıtladılar.
Koalisyon dönemlerinin doğasına uygun çokparçalı iktidar yapısının ele geçirilemezliği (yahut ele geçirilse bile mutlakiyet ve totalite döngüsünün tamamlanamaması) sayesinde meğer Türkiye nasıl da nefes alıyormuş.
“Diyarbakır’ı da isterim, İzmir’i de isterim, Çankaya’yı da, Anayasa Mahkemesi’ni de, YÖK’ü de…” iştihasının memleketi getirip bıraktığı kabz hali, işledikçe ve bulaştıkça susuzluğu arttıran kötülüğün tadından mı nedir!
“Yapıyı değil, adamı değiştir” modelinin Türkiye’ye vaadi işte bu kadardır.
Yapıyı değiştirdiğinde dünyalığın doyumsuz rehavetinden mahrum kalacağını ayan beyan gören garpzede Müslümanlar için artık hakikat yoktur. Onun yerine “siyaseten doğru” vardır ve o da hal ve şarta göre form ve suret değiştirebilir. Hatta içerik ve muhteva değiştirse de dert değildir.
İslamî kesimin, elindeki her türlü aracı manipülasyon uğrunda seferber etmesi ve manası ne olursa olsun her halükarda AKP’nin muhaliflerine karşı tutum alması meşruiyetini işte buradan alır: Hakikat yoktur, siyaseten doğru vardır ve o doğru da sürekli değişebilir, başkalaşabilir, hatta çığrından ve zıvanasından da çıkabilir. Nasıl olsa bu anomaliye şaşacak, onun acaipliğinden sözedecek ve hakikatin müdafaasını yapacak bir tek vicdan ve ahlak kalmadığı güvencesi tüm yüreklere su serpmektedir!
Bilindiği gibi, garpzede ve siyaseten doğrunun sâliki İslamî kesim, mesela artık polisin her hareketini her halükarda destekliyor, hükümetin aleyhine olabilecek hiçbir gelişmeye hiçbir şekilde değinmiyor. Polisin gaz bombasına ve orantısız güç kullanımına sınırsız destek veriyor. Halbuki yakın geçmişte aynı polis, başörtüsü yasağına karşı düzenlenen eylemde başörtülü kızın kolundan tutsa bunu ırza ve namusa tecavüz olarak lanetliyordu.
Karanlık ve şaibeli ilişkilerle hayata geçirilebilen ihaleler karşısında ahlakı ve vicdanı temsil etmesi gereken dindar çevreler, o ihale sonunda doğacak yeni parasal imkanlardan kendilerine hangi payın düşeceği hesabından başka bir şeyi görecek gözlere sahip değil artık.
Bütün bu davranışlarının gerekçesi ise karşı tarafın da zamanında böyle yaptığıdır.
İslamî kesimler, ahlak ve sınır tanımamanın anlamına vakıf olduktan beridir iktidar oyununun gerçekte nasıl oynandığını keşfetmekle övünüyor.
Kendilerini eskiden İslamcı olarak tanıtan, ama şimdilerde Erdoğan sayesinde elde ettikleri makam, mevki ve servetle vur patlasın çal oynasın âlemlerden başlarını alamayan nicesi en kirli yöntemleri kullanmaktan çekinmiyor.
Sözgelimi kendilerine karşıt olan bir gazetecinin polis tarafından evine yapılmış baskında el konulan fotoğraf makinesindeki resimleri dindarların yönettiği gazetelerde yayınlanabiliyor. Aynı şekilde, eski bir AKP’li milletvekilinin aynı fotoğraf makinesindeki resimleri onun aleyhinde kullanılabiliyor.
İslamî açıdan bakıldığında, polis tarafından el konularak elde edilmiş de olsa mahrem / özel hayatın siyasi rekabette böylesine fütursuzca kullanılması caiz midir?
Siyaseten doğru, haram-helal tariflerini değiştirebiliyor.
Ama İslamî kesimler siyaseten doğru çizgisinde de duracak gibi gözükmüyor. Işık hızıyla kirli politikanın öznesi olmaya doğru evriliyor.
Müslümanlığın örnek tutum ve davranışlara verilen isim olmasının anlamından geriye ne kaldı?
Bütün bunların “Müslümanlara baskı” kamuflajı altında yapıldığına dikkat kesilelim.
AKP’nin tek parti iktidarı, tarihteki tek parti iktidarından farklı ne yaptı?
Tarihteki tek parti; kişisel saplantı, heves, kafa karışıklığı, özgüvensizlik ve hırsı siyasi rejimin karakteri haline getirdiğinden yarım yüzyıldan fazla bir zamandır büyük bir gerilim yaşıyoruz. Oysa siyasi rejim politik rakiplerin tümüne karşı özerk, bağımsız ve tarafsız olabilmeliydi.
Peki AKP’nin tersinden tek partisinin bize sunduğu bir farklılık var mı?
Demokratik işleyiş, politik rakiplerin siyasi rejime her şeylerini yansıtmaları olamaz, olmamalıdır.
Refah Partisi kapatıldığında gözlerinin içi gülen, Fazilet Partisi’nin kapatılması sırasında tek kelime etmemeye büyük özen gösteren Erdoğan ve arkadaşlarının, kapatılma yoluyla da olsa ellerindeki yüzde 47’nin dağılması ve yeniden koalisyonlu modele dönülmesi Türkiye’nin hayrınadır.
Milli irade sloganlarının haykırıldığı çatının altında “ayaklar-başlar” metaforizmasıyla siyaset teorisi yapanlar koyu manipülasyonla elde ettikleri yüzde 47’nin mâliki olabilirler mi? Böyle olmadığını görmemizi AKP’nin kapatılması sağlayacaksa bırakalım neşter vurulsun. Yok eğer yüzde 47, manipülasyonun değil de hakedilmiş hasatın sonucuysa zaten bıçak altına yatmaktan korkmamak gerekir.
Tek partinin siyasi tarihteki tek partiden hiç farkı olmadığını yaşadığımız tecrübe öğretmiş olmalıdır.
Bendeniz, kendisini İslam’ın ihya, tecdid ve ıslah süreçleri içinde tarif eden bir Müslüman olarak Türkiye’de siyasi rejimin tarihsel serüvenine ve değişim ihtiyacına bu tecrübe içinden bakıyorum. Böyle olunca ülkenin milli menfaatlerine aykırı yabancı işbirliklerini “ne pahasına olursa olsun iktidar” anlayışıyla ne onaylayabiliriz, ne de böyle bir araçtan bedeli ne olursa olsun yararlanırız. Tam aksine, ne pahasına olursa olsun kendimiz gibi olmayı, yenilgiye uğrasak da kendimiz kalmayı, bedeli ne olursa olsun ihya, tecdid ve ıslah rotasından sapmamayı şiar ediniriz.
Eğer tecdid, ihya ve ıslah mecrasında yürüyüşümüzü sürdürüyorsak muhaliflerimizle veya rakiplerimizle mücadelede ne pahasına olursa olsun ilkesel davranmaktan sapmayız. Siyaseten doğruya itikat etmeyeceğimiz gibi, kirli politikayı da haram kabul ederiz.
Rakiplerimizi alt etmek için ilkelere aykırı yöntemlere başvurmayı merdud sayarız. Bir yandan dinî vaazlarda veya son dönemin moda dinî gösterilerinde gözyaşları akıtıp, öte yandan kirli politikanın en bayağı yöntemlerini buz gibi soğukkanlılıkla uygulayanlar gibi olamayız, böyle davranamayız.
Müslümanlığı genetik miras görenler, hiç çekinmeden “siyaseten doğru” sâlikliğinden kirli politika özneliğine tırmanıverdiler. Yaptıkları hiçbir şey gözlerine kötü, kirli, çirkin, haram görünmüyor.
Dinî öyküler, hemen şu anda yaşananlara öyle bakmayı sağlayacak basiret kazandırmak yerine, hemen şu anda işlenen kötülükler, zulümler ve haksızlıklardan arınmanın ritüeli haline gelmiş durumda. Ne kadar büyük zulme batmışsak o kadar kalabalık ve cerbezeli gösterimlere katılıyor ve arınmada doz aşımı uyguluyoruz.
Binlerce kişilik arınma ayinlerinde Rasulullah için gözyaşları akıtılıyor ama ertesi sabah zulüm, haksızlık, adaletsizlik, hırsızlık, usulsüzlük, yolsuzluk karşısında genetik taraftarlığın gereği harfiyen yerine getirilebiliyor.
Hocalar, dinadamları, vaizler, mollalar, din büyükleri, şeyhler, tebliğciler… hiçbiri bu olan biten karşısında cemaatin hassasiyetini yükseltecek ikazlarını yapmıyor. Büyük alimler bize sadece fıkıh kurallarını hatırlatıyor ve “kötünün kötü olduğunu unutmadan, kötünün iyisiyle idare etme”yi salık veriyorlar. Neden olduğu bilmediğimiz bir şekilde, azla, alt sınırla ve asgari ile kanaat etmemiz gerektiğinden sözediyorlar, ama ahlaki yücelişe ilişkin kendilerinden bir tek laf duymuyoruz.
Ahlak ve vicdanı tatile gönderdikten beridir hukukî limitler içinde kalmakla müsterih oluyoruz.
Siyaseten doğrunun sâliki olmanın anlamına dair hukuki metinlerde sadra şifa olacak bir kayıt var mı acaba?
Acaba Hz. Ali’nin, muhaliflerinin her şeyi araçsallaştırmada sınır tanımayarak mücadele meydanında siyaset ettiği günlerde, “Ben bunların âlâsını bilirim, ama yapamam” demesinin kaideye dönüşmüş halini hukuk arşivlerinde bulabilir miyiz?
Bulamazsak, siyaseten doğru bir şey, ahlaken bâtıl ve hükümsüz olsa bile hukuken meşru ve geçerli mi olacak? Eğer hukuken makbul olduğuna hüküm verilirse ahlakî anlamına dönüp bakmak gerekmeyecek mi?
İslamî kesimler, siyaseten doğruya sıkı sıkıya tutunmakla yetinmiyor, hızla kirli politikanın öznesi haline geliyor.
Kirli mücadele, kirli ticaret, kirli siyaset bugün İslamî kesimleri tarif eden zâta dair sıfatlardır. Politik rakipleri yoketmek için “harp hiledir” sözünün kapsamını genişlettikçe genişletiyor ve hayatın her alanına yayıyorlar. Peki hiç düşünülüyor mu acaba, “harp hiledir” de savaş hukuku nedir? Neden sıcak karşılaşmalarda dahi yapılamayacak kusurlu hareketler vardır? Buna rağmen nasıl olur da harp bile olmayan siyasi gerilim ve karşılaşmalarda sıcak çatışma meydanında dahi caiz olmayacak hilelerin bini bir paraya gidiyor?
Biz “siyaseten doğru” sâlikliğini eleştirerek hakikate tercüman olmaya çalışırken onlar kirli politikanın özneleri olarak başka bir yerden başlarını çıkardılar.
Ürkütücüdür bu durum, endişe verici ve korkutucudur!