
Türkiye’deki siyasi durumu küresel ve bölgesel gelişmeler ışığında değerlendirmek üzere davet edildiğim bütün sohbet toplantılarında hep aynı şeyle karşılaşıyorum: AKP iktidarının Türkiye’deki iç dengeler ve küresel işbirlikleriyle yoluna devam etmek istemesini analiz ettiğimizde karşımıza AKP’nin demokratikleşmeye olan samimi inancı, Ergenekon gibi karanlık güçlere karşı mücadele azmi, Erdoğan’ın geçmişinden getirdiği siyasi kültürün hassasiyetiyle sorunlara el attığı vs. bilgileri çıkartılıyor.Bu nedenle, biz iktidar oyununda herşeyin pazarlığa tabi olduğunu hatırlattığımızda muhataplarımız bu gerçeği kabul etmekte zorluk çekiyorlar.
En son Ergenekon konusunun tartışıldığı ve benim “Ergenekon ya laiklere karşı 28 Şubat’sa?” yazıma bazı eleştirilerin geldiği bir iki ortamda Ergenekon konusunun öneminin ve Erdoğan’ın bu konuyu kesin olarak halletmek istediğinin yeterince farkında olmamakla suçlandım. Bense Ergenekon konusu dahil herşeyin pazarlığa tabi olduğunu akıldan çıkarmamak gerektiğini ısrarla hatırlatmaya devam ettim.
Ergenekon konusunu manşetlerinden düşürmemeye özen gösterenlerin AKP’ye kapatma davasının açıldığı şu günlerde kapatmadan kurtulmak için soruşturmadan vazgeçilebileceğine ilişkin pazarlıklara atıfta bulunmaları muhtemelen bana itiraz eden İslamcıları/muhafazakârları üzecektir. Çünkü onlar, Erdoğan ve arkadaşları ne kadar “İslamî kimlik” etiketinden kaçsalar da AKP iktidarında “dava” bulmak ve bu yolla vicdanlarını tırmalayan meşruiyet duygusunu tatmin etmek istiyorlar. Fakat biz yine bunun ancak hüsnü kuruntu olabileceğine küçük de olsa ihtimal vermelerini tavsiye edeceğiz.
İşin bu yanı bize önemli bir soruna vurgulu biçimde yaklaşmamız gerektiğini gösteriyor. AKP iktidarında devletin organik aydını haline gelmiş Müslüman yazarlar, gazeteciler; AKP iktidarının sivil toplumuna dönüşmüş cemaatler, dernekler ve vakıflar; siyasete entegre olmuş İslami kesimler, gruplar ve işadamları, öyle görünüyor ki Müslümanlığı vicdanen ve ahlaken doğrunun değil, etnik dayanışmanın kimliği olarak görmeye başlamışlardır.
Türkiye’de İslami kesimlerin ayırtedici özelliği olan vicdanen ve ahlaken doğruya göre davranma insiyakı, AKP iktidarı ile birlikte sona ermiştir. Müslümanlar büyük ölçüde Hz. Peygamber’in risaletini yaymaya başladığı ilk günlerdeki Mekke müşrikleri gibi hareket ediyorlar.
Müslümanlık, İslami kesimler arasında hızla etnik bir kimliğe dönüşüyor.
Bu tür bir Müslümanlığın din olmaktan bile çıkabileceğini ikaz etmek gerekir. Dolayısıyla böyle bir kimliğin siyasette araç olarak kullanılması da “dindarlık”tan çıkıp “dincilik” tarafına geçmek için kâfidir.
AKP’lilerin, kendi siyasi partilerinin İslamî veya dinî kimlik taşımadığını yüksek sesle haykırmaları, hatta bu tür yakıştırmaları şiddetle reddetmeleri belki de sorunlara ahlakî ve vicdanî hassasiyetle yaklaşmadıklarının dayanağı kabul edilebilir. Ama halk arasında ve seçim meydanlarında din ve Müslümanlık ile ilişkilendirilmekten rahatsız olmamalarına da bakınca bu durumda ortada dindarlıkla değil, dincilikle ilgili bir şey olduğunu söyleme noktasına gelebiliriz.
“Dincilik”, dinin siyasette, toplumsal hayatta, ekonomide avantaj sağlamak üzere optimum yarar gözetilerek değerlendirilmesi anlamına geliyorsa vicdanî ve ahlakî davranmayı değil, siyaseten doğruya göre hareket etmeyi amaç edinmiş olanların kimliği dindarlık olamaz.
AKP iktidarı boyunca hiçbir yanlışlık, usulsüzlük, hata ve uygunsuzluk karşısında tek kelime etmemiş olmanın izahı da olsa olsa ahlaken ve vicdanen doğrunun yanında durmamakla temellendirilebilir. İslami kesimler ve muhafazakârlar ahlaken doğruyu yükseltmek yerine, “İslam” etnik kimliği çevresinde örülmüş siyasal ve toplumsal hüviyetin dairesi içinde kalmayı daha güvenli bulmuşlardır. Bunun dışında olmaya gayret gösterenlerin karşılaştığı muamele de yine ahlaken ve vicdanen doğru hassasiyetinin ilgisini pek çekememiştir.
Hz. Peygamber’in risaletini ilan ettiği günlerde Mekkeli müşriklerin davet edildiği şey, din anlayışlarındaki muharref unsurları terkedip ilahi vahyin ahlaken doğrularına dönmeleriydi. Malum, Mekkeli müşrikler, sahip oldukları dinî-kabilevî dayanışmayı ve ellerindeki imkânları her şeyin üstünde tutarak Hz. Peygamber’e karşı çıktılar.
Bu bakımdan dinin, etnik kimlik olarak işlev görmesinin tek örneği Yahudiler değildir. Böyle bile olsa Hz. Peygamber’in kendi dönemindeki önemli örneğe dikkat çekerek Müslümanları “Yahudileşme”ye karşı uyarması ilginç bir ipucudur.
Orada Müslümanlara gösterilmek istenen şudur ki, Medineli Yahudiler, tıpkı Mekke’deki müşrikler gibi, ilahi vahyin ahlaken doğrularından yana olmak yerine kendi dinî-etnik kimlikleri içinde dayanışarak hakikatin karşısına dikilmişler; ellerindekiyle mutlu olmayı ve onu sonuna kadar korumayı tercih etmişlerdi.
Nitekim AKP iktidarı döneminde Türkiye’de Müslümanların, iktidarın sunduğu nimetler etrafında geliştirilmiş bir tür dinî-etnik kimlik içinde yüksek dayanışma sergiledikleri kimseye gizli değildir. Bu nedenle iktidarı eleştirip ona farklı seçenekleri göstermek yerine, iktidarın yanlışlarını savunma, onları izah etme ve doğruların karşısında bile olsa onlardan yana tavır alma gibi ahlaken ve vicdanen açıklanması çok zor bir döngüye girmişlerdir.
Bu döngüden nasıl kurtulacaklarını bir türlü bulamadıklarının ve hızla derinleşen bunalımın en önemli öğelerinden biri haline geldiklerinin de farkındadırlar.
AKP’ye açılan kapatma davasının bu bakımdan İslami kesimler için başa dönme fırsatı sunduğunu kayda geçmeliyiz.
MHP lideri Bahçeli, Erdoğan’ın AKP’nin kapatılmasını istediğini öne sürerken bunun sebebini “yeni bir başlangıç yapma” şeklinde açıklaması hayli ilginçtir. Erdoğan’ın bile bazı şeylerin hiç yaşanmamış olmasını arzu ettiği iddia ediliyorsa Erdoğan’ın iktidarını kullanırken kendilerinin ayırtedici özelliğini (ahlaken ve vicdanen doğrunun yanında olmak) yokeden İslami kesimlerin bunu çok daha fazla istemelerinde şaşılacak bir taraf yoktur.
AKP iktidarına herşeylerini borçlu olanlar, o herşeylerini elde ederken ödedikleri “ahlaken ve vicdanen doğruyu göz ardı etme” bedelini belki bu şekilde telafi edebilirler.
Erdoğan’ın en yakınındakilerden biri, 1998’de Refah Partisi kapatıldığında Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki makamına gittiğini ve odada şaşırtıcı bir tabloyla karşılaştığını anlatır hep: “Moralimiz hayli bozuktu. Yüzümüzden düşen bin parçaydı. Ama garip bir şekilde Erdoğan’ın gözlerinin içi gülüyordu. Neden suratımızın asık olduğunu sordu. Partinin kapatılmasından duyduğumuz üzüntüyü belirtince aynen şöyle dedi: Üzülmeyin. Allah bir kapıyı kapatırsa diğerini açar.”
Madem gelişmeleri bu gözle okuyacağız AKP’nin kapatılmasında da üzülecek bir şey yoktur. Allah bu kapıyı kapatırsa başka kapıları açar, veya zaten açık olan başka bir kapıya gidip yeniden ahlaken ve vicdanen doğru olanın yanında durma fırsatını bir kez daha önümüze serer.
Türkiye’de kuşkusuz bir siyasi parti dinî kimlik üzerine oturamaz. Kanunen böyle bir kimlik tanımı yasaktır. Fakat dinî kimlikli insanların siyasete katılırken kendilerinin değerlerine saygı gösteren bir siyasi partiye yönelmelerinden tabii de bir şey olmaz. Bu açıdan bakıldığında İslami kesimler bir sorunun cevabında yol ayrımına gelmiş durumdadırlar:
Acaba kendilerine iktidar imkânlarını açan bir siyasi parti ile entegre olarak ahlaken doğrularından vaz mı geçecekler ve dinlerini etnik kimlik dayanışmasına mı dönüştürecekler, yoksa her halükarda ahlaken ve vicdanen doğrunun tarafında yerlerini alıp değerlerini üç kuruşluk dünyalığa satmaksızın topluma “usve” olmayı mı tercih edecekler?
AKP iktidarının temsil ettiği model ve sunduğu vaat; siyaseten doğrunun geçerli olduğu bir dünya, dünya hayatının anmaya değmez metaına ulaşma fırsatı, buna mukabil ahlaken doğru olandan vazgeçmek, hatta hakikate mugayir ve muhalif olan çok şeyi dünyalığı korumak uğruna savunmaktır.
Buna alternatif siyasi mecranın temsil etmesi gereken ve sunması gereken vaat ise; ahlaken ve vicdanen doğrunun geçerli olduğu bir dünyadır: dünya hayatının anmaya değmez metaına tamah etmeme fırsatı sunulması, her halükarda ahlaken doğrunun yanında durma azmine cesaret verilmesi, iktidarı kaybetme riskine rağmen hakikatin taraftarı olma ahlakının teşvik edilmesi, dünyalığı koruma uğruna en kıymetli şeyi olan değerlerinden, kimliğinden ve rüyasından vazgeçmeme kararlılığına hami olunması.
AKP iktidarıyla birlikte sadece ülkenin ekonomi ve dışpolitika bakımından uluslararası kimi karanlık ve şaibeli taahhütlerin içine sokulması bunalımını yaşamıyoruz. Belki bundan da önemlisi, bundan sonra ülkenin siyasi kaderine hükmedecek siyasi iktidarları çıkarma kapasitesine ulaştığı anlaşılan İslami/muhafazakâr kesimlerin yaşadığı değer erozyonu, ilkesel kayıplar ve dünya görüşündeki örselenme krizine müptela olmuş durumdayız.
Mevcutlar arasında Türkiye’yi bu derin krizden çıkarabilecek siyasi alternatif var mıdır?
İşin bu yanıyla ilgili olabilecek tek siyasi imkânın Milli Görüş’ün şu anki partisi Saadet Partisi olduğu anlaşılıyor.
Saadet Partisi, işte böyle bir siyasi vizyonla politika sahnesine çıkmalıdır. Siyasetin kaygan zemininde ayakta durmak için tüm doğru bildiklerinden vazgeçmek zorunda hisseden İslami kesimlerin, Müslümanlığı bile etnik dayanışma kimliğine dönüştürmek durumunda kalmasını büyük bir tehlike görüp bu kimliğin sivil toplumdaki yerine dönmesini sağlayacak yeni bir siyasi ufuk ortaya koymalıdır.
Toplumsal ve kurumsal dengenin, barışın, uzlaşmanın ve AKP tecrübesiyle bozulma noktasına gelen mutabakatın ancak bu yolla kurulabileceği gün gibi ortadadır.
“İki Türkiye” haline gelmiş ülkenin aklı erenleri, epeyce bir zamandır, ne kadar karşı da olsalar Milli Görüş’ün dünya görüşündeki tutarlılığa atıfta bulunarak bir anlamda günah çıkarmak ihtiyacı hissediyorlarsa, neşter vurulması gereken yaranın tedavisini de ancak aynı ehliyetin yapabileceğini itiraf ediyorlar demektir.
AKP’den kopacak veya eski yeni tecrübeler arasından devşirilecek insan kaynağıyla oluşturulmaya çalışılan hibrit, tek kullanımlık yeni siyasi denemelerin bu işin üstesinden gelemeyeceğini biliyoruz. Çünkü meselenin analizini doğru yapma ve doğru çözüm yolu önermenin imkân ve araçları sadece Milli Görüş tecrübesinde vardır.
Öyleyse meselenin bam teli şurasıdır: Saadet Partisi, kendisini böyle bir ufku inşa etmeye hazır hissediyor mu?
SP ile ilgili beklentilere katılamıyorum ama, “inadına AKP’liliğin” yarattığı erozyonu tarif ve tespit eden yazıları beğeni ile okuyorum.
Başta F Tipi’nin, yıllarca içlerinde birikmiş kini şu sıralar salyalar eşliğinde kusmakta olan islam(cı) şarlatanları olmak üzere, “takıyye” kod adlı münafıklığı şiar edinmiş omurgasız yobazların, ama kendine ama başkasına tatbik edeceğin “adaletli muamele” konusundaki umursamazlıkları, onları çetin bir akıbetin mahkumu yapacaktır. Çünkü adalet duygusunun, sizin değiminizle “vicdanın” olmadığı yerde değil islam, “iman” olmaz.
İmansızların akıbeti de hüsrandan başkası değildir.