11 Eylül saldırılarıyla başlayan bir süreçte terörle mücadele adı altında hayatiyetlerini, güç ve iktidarlarını terörist yöntemlerle elde eden ABD’nin başını çektiği uluslararası sistemin unsurları, temel bazı kavramları gözden geçirmek ve bu bağlamda yeni savunma mekanizmaları kurmak telaşına düş-müşlerdir. Nitekim gelişmelerde bu tespiti doğrular niteliktedir…
Bu bağlamda, özellikle ABD, 11 Eylül saldırılarını fırsat bilerek uluslararası arenada çıkarlarını azamileştirecek operasyonlar peşine düşmüştür. Bu operasyonları gerçekleştirirken de tamamen teröristlerin yöntemlerini kullanmaktan çekinmemektedir. Ve dün düşünmediği gibi bugün de “gücü, hak ve adaletin tecellisi için kullanmayı” aklından bile geçirmemektedir. Üstelik “terörün bir yöntem olarak kullanıldığında, bumerang misali, er veya geç kullanana döneceği” gerçeğini de gündemden uzaklaştırmak üzere her türlü manipülasyona başvurmaktan bir sıkıntı duymamaktadır.
Aynı zamanda ABD, bu vesileyle, tüm dünya ülkelerini “teröre karşı ortak tavır, işbirliği “adı altında başat gücü etrafında toplamak için bir fırsat yakaladığının farkında ve bilincinde hareket etmektedir. Bu çerçevede, dünyadaki tek süper güç olma konumunu bir süre daha devam ettirebilme imkanına da kavuşmuş bulunmaktadır. Dolayısıyla bu fırsattan azami olarak yararlanmak isteyen ABD, Clinton doktrini ile gündeme gelen aktif müdahale yöntemini yaygınlaştırarak devam ettireceğe benzemektedir. Bu bağlamda ABD, sadece teröristleri, daha doğrusu kendi çıkarlarına zarar veren teröristleri değil, aynı zamanda başını çektiği küresel yapının çıkarlarına tehdit oluşturma potansiyeli bulunan kişi, örgüt ve devleti de mevcut uluslararası düzenin oluşturduğu ilkelere rağmen, kara listeye alıp terörist ilan ederek insan haklarını ihlal edenler listesine koyabilmektedir. Mevcut uluslararası yapı gereği söz konusu listeye hiç girmeyecek konumda olabileceğiniz gibi, tövbekar olarak global sisteme uyumlu hale gelirseniz de “terörist” saldırılardan kurtulabilme zilletini hak edebilmemiz mümkün….
11 Eylül saldırılarıyla birlikte bir başka husus daha netleşmiş bulunmaktadır. Komünist sistem çöküp, dehşet dengesine dayalı zulüm düzeni dağıldığında Batı/Uygar dünya (!) net bir düşman bulmakta zorlanmaktaydı. Söz konusu düşman bulundu ve bu düşmanın tanımı yapılmaya çalışılmaktadır. Batının yıllardır sinsice içinde barındırdığı bu anlayış, medyanın çok ciddi manipülasyonuyla kamuoyuna kesif bir şekilde enjekte edilmektedir. Kim ne derse desin, nasıl tevil edilirse edilsin İslam, İslam dışı güçler ve onların işbirlikçilerince fonksiyonel bir tasnife ve tanıma/yoruma tabi tutulmakta ve buradan da terörizme, aranan düşman tanımına ulaşılmaya çalışılmaktadır. Kendilerini İslamcı olarak tanımlayan örgüt ve devletler de, ne yazık ki, bu sürece, “pozitif” veya “negatif” uçlarda katkıda bulunmaktadırlar. Böylelikle bir kesim, İslam’a saldıran güçlerle mücadele ettiklerini sanırken, diğer kesimi de bu anafordan İslam’ı korumak adına kendileriyle ilgili kaygılarının gereğini yapmaktadırlar… Bu arada, ABD başta olmak üzere Batının topyekün sürdürdüğü ve terörist saldırılara misilleme adını verdiği söylemler ve eylemlerin İslam dünyasında (kamuoyunda) ters tepki yapmasının sonuçlarından kaygılanan bazı Batılı uzmanlar, uyarılarda bulunma gereği duymaktadırlar. Söz konusu kişilerin bu uyarıları, bazı çevrelerin umutlarının aksine İslam’a karşı daha jakoben tavırların sakıncalarının altını çizmekte ve İslamizasyon politikalarının, Batılı temel değerler düzleminde, daha net tanımlanmasını öngörmektedir. Hatta bunlardan bazıları, birbirlerinin ağzına bir parmak bal sürmek adına, İslam’ın liberal yorumunun Batı değerlerin bir alternatifi olabileceği yalanını bile ortaya atmak ihtiyacını duymaktadır. “Bence Türkiye’deki Müslüman demokrat kimliğinin gelişimi çok önemli. Türkiye bu konuda örnek olabilir. Ben bu anlamda dinin iptal edilmesinden yana değilim. İnsanlarımızın kimliklerimizin çok önemli bir parçası olan dini, Türkiye’de Kemalist geleneğin çok militan bir laiklik anlayışıyla tamamen baskı altına almış olması da uygun değil. Türkiye için bence en sağlıklı yol modern demokrasi ile dini uzlaştırmaktan geçiyor. Dinin toleranslı yorumları dışlanmamalı….” ifadelerinin sahibi prof. F.Fukuyama da yukarıda söz konusu ettiğimiz kaygıları taşımaktadır. Bu ve benzeri görüşlerinin Batıda etkili olduğu bilinmektedir. Ayrıca, 11 Eylül sonrası telaş ve panikte ortaya konan söylemler bir kenara bırakılırsa Batı için, Müslüman kamuoyunu manipülasyonlarla kontrol altında tutmak ve siyasi bilinç yetersizliğinden yararlanmaktan öte bir çıkış yolunun olmadığı da ortadır. Global sistemin simgesi durumunda bulunan ikiz kuleler ve Pentagon’un vurulmasıyla panikleyen ABD’nin ortaya koyduğu eylemlerin İslam coğrafyasında ters tepki yaratmasıyla gündeme getirilen ve kurgu olduğu yönünde güçlü şüpheler olan Bin Ladin kaseti bu yöndeki ciddi kaygıların ürünü olsa gerektir.

Aynı zamanda ABD’nin girişeceği yeni terörist eylemlere de kılıf arayışının ilk işareti olan bu kasetin benzerleri de gündeme gelecektir. Zira, tarafsız herkes bilmektedir ki ABD, terörle savaşmak, terörizmi ortaya çıkartan sosyo-ekonomik, siyasi ve hukuki etkenleri yok etmek niyetinde değildir ve hiçbir zaman da böyle bir girişimi söz konusu dahi olmamıştır. Tam aksine, kuruluş tarihinde her türlü terörist faaliyetine rastlayabileceğimiz global sistemin amiral gemisi ABD, en büyük hamisi olduğu “terörü” kendi stratejik hedefleri için kullanmaktadır ve bunu sürdürmek niyetinde gözükmektedir. Hatta, öyle ki, karşımızda, terörist eylemler kendi insanını hedef aldığında bile “terörün kimliğinin önemli olmadığı” gerçeğini kavramaktan kaçınan ve terörün bir bumerang misali terörist güçlere geri döneceği gerçeğini düşünmek istemeyen bir ülke vardır. Dolayısıyla ABD başta olmak üzere genelde Batı, hegemonik amaçları önünde büyük bir engel olarak gördüğü “İslam”ı tabi ki marjinalleştirmek isteyecektir. Bunu gerçekleştirirken de, İslam kimliği adı altında reaksiyoner söylemler ve eylemler ortaya koyan ve Kur’ani ilkeleri belirli konjonktürde yoksayan anlayışların oluşturduğu olumsuz imajı en iyi şekilde kullanmaktadır. Bu arada da uzun soluklu bir mücadeleyi göze alamayarak uzlaşmacı bir yöntemi yeğleyen anlayış sahiplerinden de beklentilerinin ötesinde destek almaktadır…
Ayrıca, ABD, terörle mücadele kisvesi altında dünya çapında stratejik eylemler yaparken Rusya, Çin ve AB ülkeleri başta olmak üzere çıkar farklılığı ve çatışması bulunan ülkelerden de destek almaktadır. İlk planda paradoksal gözüken bu destek, hedefin İslam olduğu gerçeği göz önüne alındığında anlaşılabilir. Farklı mülahazalarla da olsa halkı Müslüman ülkelerin ve İslam Cumhuriyeti olduklarını ilan eden İran gibi devletlerin de ABD eylemlerine açık veya zımni destek vermeleri çok iyi okunmalıdır. Hele İran gibi bir ülkenin, kaos ortamında hedef olmaktan çekinmesi, hem de bölgesel çıkar hesaplarıyla ABD eylemlerine destek vermesinin nedenleri iyi tahlil edilmeli ve bu vesileyle Hatemi li-derliğindeki İran’ın nereye koştuğu bir kez daha düşünülmelidir. Her ne kadar kategorize ettiğimiz bu devletler, kendi çıkarlarıyla ters düşen hususlarda bazı çekinceler ortaya koysalar da bu durum, temel gerçekleri değiştirmek için yeterli gözükmemektedir.
Velhasıl, dünyaya egemen olan emperyalist sistemin unsurlarının ortak kaygısı Allah’ın Kur’an’da ortaya koyduğu İslam’dır. İslam’ın yeniden tarih sahnesine çıkma ihtimali bile onları kaygılandırmakta, korkutmaktadır. Bu nedenle de medeniyetler çatışması tezini sahibi S. Huntington gibi “Müslüman toplumların çoğunda demokrasi ve insan haklarından yana olan kesimler var ve bu kesimlerin desteklenmesi gerekir” demek durumunda kalmaktadırlar.
AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE
İşte böyle bir dünyanın bir parçası olan AB içinde halen on milyon Müslüman topluluk yaşamaktadır. Buna Balkan ülkelerinin AB’ye tam üye olmasıyla on milyon nüfus ilave olacaktır. Bu arada Türkiye, AB üyesi olamasa bile AB’nin İslam ile sorunları artarak devam edecektir. Dolayısıyla yukarıda söz konusu ettiğimiz hususlar AB içinde büyük önem arz etmektedir.
Bu bağlamda, Brüksel-Laeken Zirvesi’in en önemli gündem maddesinin “terörizm ile mücadele” olması doğal bir sonuç olarak değerlendirilmelidir. Söz konusu zirve vesilesiyle AB’ye üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları “terörizm” ile mücadelede ortak hareket etmeyi kararlaştırmışlar ve bu konudaki kararlılıklarını deklare etmişlerdir. Buna karşılık toplantıya katılan Türk yetkililerin 11 Eylül’den sonra oluşturulacak terör listesinde PKK ve DHKP-C gibi örgütlere de yer verilmesi yönündeki isteklerini dikkate dahi almamış bulunmaktadırlar. Ancak, bu vesileyle Türkiye’nin AB nezdindeki stratejik öneminin daha da arttığı görülmüştür. Zira Türkiye, 11 Eylül saldırılarıyla birlikte bölgesel denklemde ve politikalarda stratejik önemi artan bir ülke konumunda bulunmaktadır. Ne var ki, bu olumlu atmosfere karşın, Türkiye’nin kuruluş ideolojisinden kaynaklanan sıkışık dış politikası ve ABD’ye bağımlı uluslararası ilişkileri, “yakın kara havzası”nda yaşadığı fasit döngüyü kırmasında ve yeni açılımlar yapabilmesinde sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır. Her ne kadar dış dinamiklerin zorlamasıyla bazı açılımların yapılabilmesi söz konusuysa da Türk-Yunan ilişkileri gelişmelerin önündeki önemli bir engel oluşturmakla veya birileri konunun böyle algılanmasında yarar ummaktadır. Zaten Türk dış politikasının Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, global sistemin çıkarları doğrultusunda büyük oranda Yunanistan faktörüne bağımlı bir yapı arz ettiği bilinmektedir. BM, NATO ve şimdilerde de AB’de karşı karşıya getirilen /gelen Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde Kıbrıs ve kıta sahanlığı gibi sorunlara endekslenmiştir. Söz konusu sorunlar çözülmeden önce Yunanistan’ın AB’ye tam üye olması, Güney Kıbrıs Cumhuriyetinin de AB üyeliğinin eşiğinde bulunması Türkiye ile AB ilişkilerini de kritik bir dönemece sokmuştur. Ancak bu defa köşeye sıkışan sadece Türkiye değildir. Tüm taraflar kritik bir dönemeçte bulunmaktadırlar.
Böyle bir konjoktürde Kıbrıs sorunun yeniden gündemin birinci sırasında yer almasından doğal bir şey olamazdı. Nitekim de öyle oldu. Kıbrıs değişik platformlarda gündemin önemli maddelerinden birisi durumuna getirildi. Çünkü Kıbrıs, ne sıradan Türk-Rum etnik sorunudur ne de yıllardır süregelen Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginliğin en önemli unsurlarından birisidir. Balkanlar, Ortadoğu ve Avrasya’daki dengelerden doğrudan etkilenen bir tarihe, kültüre ve jeopolotiğe sahip olan ve uluslararası ilişkiler ağı içersinde önemli konumu bulunan Türkiye için, Kıbrıs sorunu, çok geniş bir çerçevede şekillendirilmesi gereken politikalara ihtiyaç duymaktadır. Ancak Türkiye’nin böyle bir politikası mevcut değildir. Dolayısıyla uluslararası ilişkilerde yeni roller verilmeye hazırlanıldığı bir vasatta Türkiye, sıkışmış durumdadır. Üstelik AB’ye giriş sürecinde kritik bir dönemecin aşılması da bu sıkışıklığı daha da arttırmış bulunmaktadır. Ne var ki, halen bu konuda en çok baskılara maruz kalan ülke Türkiye gibi gözükse de, konunun diğer tarafları da pek rahat durumda bulunmamaktadırlar. Türkiye bir anlamda “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” politikasının kıskacından henüz kurtulamamasının ve derinlikli bir dış politika oluşturamamasının sıkıntılarını yaşarken, doğal olarak oynanan uluslararası satrançta iyi bir oyuncu olarak gözükmemektedir. Bu durum, her konuda olduğu gibi Kıbrıs sorununda da, oynanan oyundan habersiz, baskı gruplarının dar menfaatlerini dikkate alan çatlak sesler duyulmasına neden olmaktadır. Öyle ki Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik tartışmalar, AB yandaşlığı veya karşıtlığı düzleminde ele alınabilmektedir. Evet, konunun böyle bir boyutu Türk iç politikasında da mevcuttur. Ancak AB ile bağlantılı olarak Kıbrıs bağlamında sürdürülen pazarlıklar çok daha geniş boyutludur. Dolayısıyla taraflar Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda bir politika ile daha avantajlı sonuçlara katkıda bulunabileceklerken tam tersine politikalardaki kaygılar ve kurumların dış bağlantıları Türkiye için aleyhte bir manzara ortaya çıkarmaktadır. Bir tarafta Dışişleri Bakanı, “Kıbrıs’ta kesin bir karar almak zorunda kalabiliriz”. “AB, Kıbrıslı Rumları üyesi yapmaya hazırlanıyor. Bunu engelleyemezsek, biz de onların yaptığını yaparız, KKTC ile bütünleşiriz…” demekte ve ‘gerekirse’ Türkiye’nin bir bedel öde-meye hazır olduğunu deklare etmektedir. Buna karşın AB’nin Türkiye’yi baskı altında tutan yaklaşımlarına yurt içinden açık destek verilmesi ve bunun medya aracılığıyla açıkça dillendirilmesi resmi politikaların uygulayıcılarını güç durumda bırakmış bulunmaktadır.
Tüm bu gelişmeler olurken, AB yetkililerinin Kıbrıs sorununda bir ilerleme sağlanamasa bile Güney Kıbrıs’ın tam üye yapılabileceğini açıklamasıyla ge-rilen hava, ne olduysa birden dağıldı ve çoğu gözlemciyi hayrete düşüren gelişmeler peş peşe ortaya çıkmaya başladı. Bu gelişmelerde Türkiye’nin bir devlet politikası gereği AB’ne giriş kapısını açık tutmak zorunluluğunu hissetmesi, Türk politikasının şekillenmesinde belirleyici rol oynayan ABD’nin taraflar üzerine uyguladığı baskı ve AB’nin de Türkiye’yi dışarıda bırakan bir politikasının bulunmaması etkili oldu. Dolayısıyla etkili bir politik manevra sonrasında 4 Aralık itibariyle, KKTC lideri Rauf Denktaş ile Güney Kıbrıs Rum lideri Glafkos Klerides Lefkoşa’daki BM denetiminde bölgede bir araya geldiler. Ve sürpriz bir şekilde iki gün sonra liderler Kuzey Kıbrıs’ta yeniden buluştular. Bunlar çok önemli gelişmelerdi. Zira, Ağustos-1997’de gerçekleşen ve başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden sonra bu görüşmeler, doğrudan yapılan ilk görüşmelerdir. Aynı zamanda bu görüşmeler, Rum tarafı ve dolayısıyla Yunanistan’ın konuyla ilgili yaklaşımlarında ciddi değişimlere de işaret etmekteydi. Bu gelişmelerin hemen öncesinde Türkiye’nin AB’ne tam üyelik sürecinde kontrolü dışında gelişmelere maruz kalabileceği kaygısı taşıdığı AGSP konusunda uzlaşma sağlanmıştı. Hatırlanacağı gibi, gerek Balkanlarda ve gerekse de kendisini ilgilendiren diğer bölgelerde Türkiye’nin Avrupa Ordusu’nun operasyonlarında karar mekanizmasında yer alma istediği bilinmektedir. Hem ABD ve hem de AB’nin Türkiye’nin bu isteklerinin arkaplanındaki kaygıları anladıkları da ortadadır. Ancak, AB’de AGSP çerçevesinde tek bir ses olarak hareket etmek istemektedir. Güçlü bir silah gücüne sahip olmayan Avrupa Ordusu’nun, NATO’nun silahlı gücünden yararlanma isteğinin. Türkiye açısından ciddi sıkıntıları beraberinde getirdiği de bir gerçektir. Özellikle de, AB’nin NATO imkanlarını kullanma gereği duymadan kendi gücüyle yapabileceği operasyonların planlama ve uygulama aşamalarında devre kışı kalması ihtimali Türkiye’yi ciddi olarak kaygılandırmaktaydı. Bu durum, hem AB’nin yüreteceği askeri müdahalelerde söz konusu olabileceği gibi hem de siyasi-diplomatik ve ekonomik konularda Türkiye’nin menfaatlerine ters gelişmeleri ortaya çıkarabilecekti. Nitekim orta yol bulunmaması halinde ciddi sıkıntılara neden olabilecek sorun ABD’nin girişimleri ve başta İngiltere olmak üzere AB ülkelerinin inisiyatif almalarıyla sona ermiş oldu. Yunanistan’ın AB mekanizmaları içinde pazarlık amaçlı küçük rezervlerine rağmen sorun aşılmış gözükmektedir. Bu gelişmelerin peşisıra Laeken Zirvesi’nde Türkiye açısından çok önemli kabul edilebilecek sonuçların ortaya çıkması da zincirin diğer bir halkası olarak manidar görülmelidir. Laeken Zirvesi’nin sonuçlarından birincisi, AB anayasasını hazırlayacak, AB’nin gelecekteki hedeflerini belirleyecek Avrupa Konvansiyonu’na Türkiye’nin de davet edilmesidir. İkincisi ise, daha önce, Türkiye için, hiç sözü edilmeyen/ipe un serilen “tam üyelik müza-kereleri”nin 2002 yılında başlatılabileceğinin işaretlerinin verilmesidir. Bu Türkiye için çok önemli bir gelişmedir. Çünkü AB’nin 15 üyesi mevcuttur ve 2002’de isimleri netleşecek olan 10 yeni ülkenin katılımıyla muhtemelen 2004’te üye sayısı 25’e çıkacaktır. Romanya ve Bulgaristan’a verilen üyelik perspektifi 2007 yılını gösterdiğine göre, Türkiye’nin durumu ne olacaktı? Tam üyelik görüşmeleri başlamış bulunan bu iki ülkeye görünür bir gelecekte henüz tam üyelik görüşmelerine başlamamış olan Türkiye de eklenirse AB’nin üye devlet sayısının 28’e çıkacağı artık ihtiyatlı bir şekilde söylenebilir…
Bu aşamada, söz konusu gelişmeler ve AB’nin Türkiye’ye bakışındaki köklü değişimler, 11 Eylül saldırılarının bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır. Durum bu kadar aciliyet kesbettiğine göre, bu vesileyle, AB’nin Türkiye’yi gözden çıkardığını düşünmek mümkün gözükmemektedir.
TERÖRİST İSRAİL YİNE SAHNEDE
Laeken Zirvesi’nin bir başka siyasi mesajı da Yaser Arafat’ın, “Filistin Yönetimi’nin Başkanı” olarak AB tarafından tanınması ve bunun bir deklarasyonda yer almasıdır. Bu da göstermektedir ki, 11 Eylül sonrası bulanık suda balık avlamak maksadıyla ABD’nin desteğiyle ciddi bir manevra peşinde olan Ariel Şaron’un saldırıları, katliamları, hatta geri çekildiği Filistin topraklarını kısa süreli tekrar işgalleri, ABD’nin ve dolayısıyla İsrail’in politikalarında önemli bir değişikliğe işaret etmektedir. Üstelik AB de, Ortadoğu barış görüşmelerini sekteye uğratacak olan sertlik yanlısı politikaları pek sıcak karşılamamaktadır. Ancak tüm bu gerçeklere karşı işgalci, terörist İsrail, kendi varlığını borçlu olduğu Batının gözleri önünde Filistin’de ateşle oynamayı da sürdürmektedir. Hem de uygar (!) Batının terörist avına çıktığı, terör kavramını stratejik amaçları doğrultusunda yeniden tanımlama peşinde olduğu bir vasatta kural tanımaz eylemleri devam edegelmektedir. Öyle ki İsrail hükümeti, Nablus yakınlarında ve Gazze’de meydana gelen iki eylemi bahane ederek bölgenin büyük bir kısmını işgal etmiştir. Çocuk, kadın, yaşlı demeden saldırılarını ve cinayetlerini devam etmektedir. Üstelik İsrail, uyguladığı sertlik politikasının doğal bir yansıması olan olayların sorumluluğunu Filistin yönetimine yüklemek istemektedir. Bu tavrıyla İsrail, kendi başlattığı terörist saldırılar ve işgaller karşısında işin çığırından çıktığını görerek, kendi yapamadığını Laik Filistin yönetimine yaptırtmak, Filistin liderini buna zorlamak peşindedir. Eylemlerin sorumluluğunu Hamas örgütünün yüklenmesi ve aynı gün Arafat’ın liderliği aleyhine gelişebilecek olayları önlemek üzere Hamas ve İslami Cihad bürolarını kapatma kararı alması ise Arafat’ın mesajı doğru okuduğunun işareti olarak değerlendirilebilir. Ama, İsrail yönetimi Arafat’tan daha fazlasını beklemektedir. Dolayısıyla içindeki farklı görüş sahiplerine karşın, İsrail Hükümeti, Milli politikasının gereğini yapmaya devam ederek Y. Arafat ile her türlü temasın kesildiğini duyurdu. Ramallah’ı terk etmesi yasaklanan Arafat’ın evini İsrail’in tankları resmen kuşattı. Bu arada İsrail F-16’ları da başta Filistin güvenlik kuvvetlerinin merkezleri olmak üzere, Filistin yerleşim birimlerini yerle bir etmeyi sürdürdüler…
Tüm bu gelişmeler, İsrail’de Ariel Şaron başta olmak üzere bazı çevrelerin bir süredir dillendirdikleri Arafat sonrası hesapların sonuçları olarak da değerlendirilebilir. Arafat’ın “İslami örgütleri de-netleyecek gücünün bulunmadığı, ayrıca yaşının ilerlemesi nedeniyle yeni bir Filistinli siyasetçi kuşağı üzerinde durulması gereği”ne de söz konusu çevre-lerce işaret edildiği bilinmektedir. Yani “Arafat artık misyonunu tamamladı” diyen ve ABD’de güçlü destekçileri bulunan İsrail aşırı sağı Yaser Arafat’ı boy hedefi haline getirmiş bulunmaktadır. Bunlar, Arafat’ın terörü önleme gibi bir niyetinin bulunmadığını, terörü İsrail’e karşı ustaca kullandığını iddia etmektedirler. Yanı sıra, Arafat’tan pek memnun olmayan ve onu devreden çıkartmak arzusunu dile getirmelerine karşın alternatif bir lider çıkar-tamadıkları için böyle bir şey yapmanın doğru olup olmadığının hesaplarını yapan Filistinli örgütler, Hamas ve İslami Cihad da “Arafat’ın müslümanları aldattığı, asıl misyonunun bölgedeki ABD politikalarının tahakkuku ile laik bir Filistin devletini kurmak olduğunu” ifade etmektedirler. Tarafların boy hedefi durumundaki Arafat ise, şartların kendisini sıkıştırdığının farkında bir politikacı olarak çıkış arayışını iştiyakla sürdürmektedir. Ancak, her ne kadar Hamas ve İslami Cihad gibi örgütlerin dillendirdiği gibi asıl misyonu Filistin’de Batı tipi bir yönetim oluşturmak ve İsrail’e yönelik saldırıları durdurmak olan Arafat’ın bunu açıkça yapamayacağının ve Filistin insanının hissiyatını da dikkate almak zorunda olduğunun bilincinde gözükmektedir. Aynı zamanda İsrail’in son saldırılarının ona bölgesel mis-yonunu hatırlatmak amacı taşıdığını bilmektedir. Yine Arafat bilmektedir ki, yerine ikame edilecek bir Filistinli lider bulunmadan ne ABD ve İsrail, ne de Filistinli muhalifleri kendisini devre dışına çıkarama-yacaklardır.
Artık İsrail, takip ettiği politikaların tıpkı ABD’de olduğu gibi bir terör “bumerangı” olarak kendi insanına döndüğünün farkına varmak durumuyla karşı karşıyadır. Konjonktür gereği köşeye sıkışan mazlum ve mağdur toplulukların kontrolsüz ve reaksiyoner hareketlerinin İsrail’in güvenliğini tehdit ettiğini görmek durumundadır. Ayrıca, bu eylemlerin İsrail ve ABD’yi bölgede söküp atacak sonuçlar doğuramayacağı bilinse de İsrail’e karşı eylemler yürüten bölge insanına başka bir çıkış yolu bırakılmadığı gerçeği de unutulmamalıdır.
Sonuç olarak, terörist ABD’nin terörle mücadele adına her türlü saldırıyı, cinayeti, katliamı, haksızlığı meşru gördüğü bir dünyada yaşamaktayız. Dolayısıyla “olması gereken” bir sonuca ulaşabilmek için doğru kriterlerle ve meşru yöntemlerle hareket etmek zorunda olduğumuz hiç unutulmamalıdır. Ki bu yol Resullerin yoludur. Ancak mevcut şartlarda yapamadıklarımızdan çok, yaptığımız temel yanlışlar, “olması gerekene” ulaşmamızı engelleyecektir.