Ali Bulaç; “Cemaat olma ve cemaatleşme imkânları olmasaydı, Türkiye çok daha karmaşık ve sorunlu olurdu. Cemaat savrulmayı önlüyor, dinamizmi sağlıyor, yeni bir insan üretiyor. Bu anlamda en başarılı olanı Gülen hareketidir” diyor.
Yeni Şafak gazetesinden Mehmet Gündem’in Ali Bulaç’la röportajı:
Ali Bulaç “Din-Kent ve Cemaat/Fethullah Gülen Örneği” konulu bir kitap yayınladı. Kitap aynı zamanda kent ve din sosyolojisi niteliği taşıyor. Dinin anlam ve alanını daraltan yaklaşımları eleştirirken pratik örnekler veriyor. Yaşayan ve içinde bulunduğumuz süreç ile tarihi olanı birleştiriyor, sebep sonuç ilişkisini kuruyor. Bulaç’ın yaptığı “zor alanda düşünmek” ve onaylamaktan ziyade anlama çabasını öne çıkarmaktır. Bizim de aslında dini olanı, sivil olanı, seküler olanı anlamaya ihtiyacımız var. Dini motivasyona yüksek bir hareketi ne pozitivist ve modernist okumak ne de politik okumak bize gerçeği vermiyor. “Gülen gerçeği” bunların dışında bir şey. Dıştan reddederek bakanlar ve içten hasetle bakanlar aynı yerde birleşiyor. Ali Bulaç’ın kitabı bildiğimi zannettiğim bir camiaya yeniden bakmamı sağladı. “Gerçek” ve “derinlik” her zaman bildiğimiz gibi değilmiş… Sığ kalıyoruz, öğrenecek çok şey var…
Son kitabınız “Din-Kent ve Cemaat/Fethullah Gülen Örneği”. Batı tarzı okuma biçimi 19. yüzyılla birlikte dinin toplumsal hayattan çekildiğini, anlamını yitirdiğini söyleyip durdu…
Din toplum hayatından çekilecek diyorlardı fakat 1950′lerden sonra tarihin akışının böyle gitmediği görüldü. Bu sadece bizde değil, Batı’da da sosyal hayatı, siyaseti, kitleleri etkileyen en önemli faktörün din olduğu anlaşıldı.
Yeniden dine dönüş…
Batılılar için öyle oldu. Bizde ise bir yere gitmedi.
Türk entelektüeli din olgusu üzerinde pek kafa yormuyor, dinin anlam ve alanını ya daraltıyor ya da onu tamamen reddediyor.
Türkiye’de sosyal bilimciler din gerçeğini kabule hazır değil. Bizim modernleşme projemizin felsefi zemini pozitivizme dayandığından dinin olumlu bir fonksiyon göreceği hesap edilmiyor.
Bizde din-devlet çatışması şeklinde yansıyan şey aydın-halk çatışmasının tezahürleri mi?
Türkiye ile Osmanlı arasında süreklilik vardır. Osmanlı’da seyfiye, ilmiye, kalemiye merkezi kontrol ediyordu. Merkez var fakat merkeziyetçi bir yönetim yoktu, dışarıda güçlü bir sivil toplum alanı vardı. Din ile devlet arasında çatışma yoktu. Tanzimat’tan sonra merkezin aktörleri değişti ve merkeziyetçi yapı ortaya çıktı. Cumhuriyet’te ise merkez asker sivil bürokrat, yargı, üniversite, büyük sermaye, devlet sanatçılarından oluştu. Medya ve aydınlar ilmiyenin yerine ikame edildi.
Aydın nereden geliyor, halkın içinden değil mi?
Öyle olsaydı tarihsel kırılma noktalarında merkezin yanında yer almazdı. Aydın hiçbir zaman halkın değerlerini savurmadı. Devlet adına hareket edip toplumu dönüştürme misyonunu üstlendi. Fakat 1950′den sonra din ve cemaatler toplumu modernleştirici misyonla ortaya çıktı ve Türk modernleşme projesi alt üst oldu.
1950′den sonra ne oldu da modernleşme paradigmasında kırılma oldu?
Cemaatlerin ortaya çıkışını sağlayan en önemli faktör Türkiye’nin demografisindeki büyük alt-üst oluşlardır. Cemaat kente ait bir olgudur. Cemaatler göçle beraber ortaya çıktı. Siyasal İslam da yine kentin ve göçün sonucu. Devlet kente gelinmesini önemsedi çünkü kitleleri modernleştirebileceğine inandı. Ama kente gelenler kentin parsellendiğini gördü ve yeni mecralar aradılar.
Cemaatler savrulmayı önleyici misyon mu yüklendiler?
Evet, çok büyük fonksiyonlar gördüler. Devlet ve toplum bireyi yuttuğu için birey kendini ancak cemaatler üzerinden koruyabiliyor. Batı’nın cemaatleri de sivil toplum kuruluşlarıdır. Cemaatlerin yaşayabilirliğini sağlayan en önemli faktör ise Anadolu’nun enerjisini temsil etmeleri ve iktisadi-rasyonel yapılar olmaları. Bugünün dünyasında birey için cemaat içinde olmak rasyonel bir tutumdur. Bundan sonrası cemaatler dönemidir.
Örnek olarak Gülen hareketini analiz etmişsiniz…
Hocaefendi cemaati Türkiye sosyolojisinin ürettiği bir yapıdır. Bunun içinde bütün etnik gruplar vardır. Buna Türk Müslümanlığı, Anadolu Müslümanlığı demek yanlıştır. Bu yapıda, Osmanlı’dan kalan kuşatıcı miras daha etkilidir. Bu cemaat, Selçuklular’ın kuruluşuna tekaddüm eden hareket konumundadır. Orta Anadolu’da o zaman büyük iktisadi hareketlilik vardır ve bunun arkasında yüksek düzeyde dinî motivasyon vardı. Hocaefendi hareketi de böyle büyük bir enerji topluyor Anadolu’dan.
Hareketi içeride tutmak zor, bu sebeple açılıyor diyorsunuz.
Selçuklular, Osmanlılar nasıl gelişip Balkanlar’dan Ortadoğu’ya kadar yayıldıysa aynı tecrübeyi Gülen hareketi, farklı bir formda küreselleşmeye katılarak yapıyor. Küreselleşme ulus devleti de sarsıntıya uğratıyor, toplumu da çözüyor. Gülen cemaati küreselleşme içinde olduğu halde bireyi küreselleşmenin yan etkilerinden de koruyucu bir öneme sahip.
Bu harekette ‘kurucu’ özellik var mı?
Tabii, Türkiye’yi merkez alıp bütün hinterlandı bu cazibe merkezi etrafında toplama gibi insiyaki bir şey var.
Küresel sürece katılım Gülen hareketine has bir özellik mi?
Tüm cemaatlerde bu var ama Gülen hareketi daha büyük, hızlı ve başarılı.
Bu seküler bir hareket mi?
Hiçbir yönüyle seküler değil. Zaten bu da Türkiye’de mümkün değil. Zihinde tasarladığımız bir şeydir, dinin müdahil olmadığı bir alan. Biz Müslümanlara göre Allah’ın iradesi, kudreti dışında bir alan yok, sekülerlik mümkün değil.
Nedir peki?
Dini motivasyonu yüksek sivil bir harekettir. Cemaatler Türkiye’de üç fonksiyon görüyorlar; toplumu demokratikleştiriyor, modern sürece katıyor, sivilleştiriyor. Sosyal bilimcilerin ve laik aydınların anlamadığı bir durum bu. Türkiye 1950, 70 ve 90-94′te üç büyük göç dalgası yaşadı. Cemaatler göçmenleri kent ortamına intibak ettirdi ve onları kente ait kıldı. Cemaatler sadece mücerret faaliyetlerde bulunmadı, iktisadi faaliyet yapıp, istihdam alanları açtı. Cemaat olma ve cemaatleşme imkânları olmasaydı, Türkiye daha karmaşık ve sorunlu olurdu. Cemaat devlete karşı değil ama uzantısı da değil.
Cemaat ne öğretiyor?
Toplumu öğretiyor, toplumsal ilişkileri yeniden üretiyor, yeni bir insan üretiyor. Gülen hareketinde sosyal Müslümanlık damarı var.
Cemaat kavramı daha korumacı, dışa kapalı bir yapı olarak algılanıyor.
Bu ezberletilmiş bir yanlış. Cemaatler dışa açıktır, kişi özgürdür, giriş çıkış serbesttir.
Cemaati anlamlı kılan ne?
Kişinin anlam dünyasına bir şey katmasıdır.
Gülen cemaatinin sermayesi nedir?
Beşeri sermayedir. Cemaat hayatında fedakârlık, başkası için var olma, hizmet, paylaşma, yardımlaşma, hatta adanmışlık temel davranış kodudur. Fukuyama’ya göre bunlar, sahip olduğu yüksek düzeydeki bilimsel birikim, teknolojik üstünlük ve zenginliğe rağmen, Batı’nın sahip olamadığı ‘toplumsal sermaye’dir. Bu olmadıkça toplumsal barış ve huzurun sürmesi mümkün değildir.
Gülen’i ortaya çıkaran şartlar nelerdir?
Üç ayrı dönemi var; yerel, ulusal ve küresel dönemler. Erzurum’dan başlayıp Amerika’ya kadar uzanan bir çizgi.
Bu dönemler neyi değiştirdi?
Objeler dünyası, maddi şartlar, bölgenin, dünyanın içinden geçtiği şartlar insanı etkiler. Gülen’e göre Türkiye insanla ayağa kalkacaktır, ama önce bu insanın yetiştirilmesi gerekir, yani altın nesil gerekir. Gülen; Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın içinden geçtiği değişimi zamanında ve doğru okudu, ona göre tavır aldı. Cemaat kendini zamana karşı, yenileyebildi. Bu Gülen’in farkıdır. Başka cemaatler de var ama onlar soğuk savaş döneminin politik kavramlarıyla siyaset yapıyorlardı, 90′lardan sonra küreselleşme yeni bir kültür, toplumsal ilişkiler ortaya koydu. O liderler gelişmeyi okuyamadı ve kenara itildiler.
Gülen nereden beslendi ki zamanı ıskalamadı?
Hoca’nın diğer cemaat önderlerinden, alimlerden, akademisyenlerden farkı var; iyi bir medrese eğitimi almış, İslami ilimlere vakıf. Bu büyük avantaj. Modern dünyayı yakından takip ediyor, sosyal bilimlere vakıf. Ben hocayı ulema-aydın geleneğinin tipik bir örneği olarak görüyorum. Hocaefendi bu derinliğinin yanında aynı zamanda bir aksiyon adamı olarak da faaliyet gösterdi.
Cemaati bir arada tutan ne?
Hizmettir. Büyük ideal, mefkure var, topluma ve insanlara arz edilmiş ve insanlarca alınmış bir mefkure. Yoksa Boğaziçi mezunu çocuğu dünyanın ücra yerlerinde çalıştıramazsın.
Cemaat olgusu bireyi tehdit ediyor mu?
Birey esastır, cemaat bireyi reddetmiyor. Bireyin cemaat içinde bir fonksiyonu vardır ve orada kendini gerçekleştirdiğini düşünür, mutludur. Türkiye’de sivil toplumu cemaatler kuruyor.
Cemaatin entelektüel seviyesini nasıl buluyorsunuz?
Hocaefendi’nin entelektüel performansı ne yazık ki onu takip edenlerde aynı parlaklıkta değil. Cemaatlerin en büyük sorunu kendine ait entelektüel yetiştirememesidir. İki sebebi var, biri lider. Lider öyle istemese de başka akıllar üzerinde ağırlığı vardır. Diğeri de çalışma tarzı. Cemaat sürekli aksiyon halinde.
Liderin baskısı var mı?
Baskı yapmıyor ama ufuktur, aşılması zordur. Ben Hocaefendi’nin bu sorunun farkında olduğunu düşünüyorum. 90′lara kadar fen bilimleri merkezdeydi, sosyal bilimlere ağırlık verildi. Elbette ki entelektüel stokun artırılması lazım.
Gülen için reformist, devrimci, İslam’ın Calvin’i türü yorumlar yapıldı…
1970′lerden beri takip ediyorum, Türkiye’de buna hevesli bazı insanlar var fakat Hocaefendi buna hiçbir zaman hevesli olmadı. Bir, o geleneksel fıkha bağlı, yani paradigmaya bağlı. İki, usule bağlı. Üç, ümmetin ana gövdesine bağlı, sünnete bağlı. Ona reformist değil, müceddid diyebiliriz. Bizim tarihimizde meşru olan kavramlar, müceddit, tecdid, ihya, ıslah hareketleridir.
Gülen bir yandan geleneği temsil eden tarihi bir kişilik olarak duruyor, bir yandan da küresel süreci etkilemeye dönük bir projeyi taşıyabiliyor. Anlaşması zor bir durum?
Çok farklı ve donanımlı bir insan olduğunu kabul etmek lazım. Anadolu’nun en ücra köşesinden geliyor ve küresel düzeyde başarılı oluyor. Bu Allah’ın bir insanda yarattığı potansiyelin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. İnsan büyük başarılar elde edebilir ama bu çapta bir başarı herkese nasip olmaz.
Gülen’in anlaşılması zor mu?
Zor değil. Düz bir insanım diyor. Hakikaten öyle. Dili de yalın. Türkçe’yi en güzel kullanan insanlardan biridir. Sadece onu dikkatle takip etmek, okumak ve anlamaya çalışmak gerekir. İnsanlar önyargılarıyla hareket ediyorlar, dindar insanların içinde de ona karşı önyargılı davrananlar var. Akademisyenler büyük ölçüde onu kıskanıyor, “çünkü hoca vaaz verir, bu işlerle ne alakası var” diyorlar. Farklı disiplinlere mensup kaç akademisyenin uzmanlık konusuna giren meselelerde de fikir yürütüyor o, derin konuşuyor. Çünkü Hoca ilgileniyor, okuyor geleneği sürdürüyor, bütün sahalardan haberdar. Bir başka özelliği de o bu entelektüel birikimiyle aksiyonerdir, fildişi kuleye çekilmiyor.
Bazı “İslamcı” çevreler Gülen’in İslam’ı dejenere ettiğini söylüyorlar?
Gülen nazari bir Müslüman değil, aynı zamanda söylediklerini hayatında yaşayan bir insan. İbadetlerinde çok dikkatli. Yanında sekiz gün kaldım bu kadar huşu ile namaz kılındığına daha önce hiç şahit olmamıştım. İnsan hayretler içinde kalıyor. Herkesin bir anlayışı olabilir, bunun meşru olması için asla ve usule, Kur’an’a ve sünnete uygun olması lazım. Gülen asla ve usule, Kur’an ve Sünnet’e uygun düşünüyor ve öylece yaşıyor.
Dünyaya ne söylüyor cemaat?
Küreselleşmenin en önemli handikabı öznenin belirsiz olmasıdır. Cemaat diyor ki; küreselleşme dalgasına direnecek güce sahip değilim, direnirsem beni hızla tasfiye eder, en iyisi sürece dahil olayım ve sahip olduğum güç oranında küreselleşmeyi etkileyeyim.
Neyle katılıyor sürece?
İşadamlarıyla, kültürle, okullarla katılıyor. Tabii tıpkı Selçuklular’da olduğu gibi iktisadi bir güç. Cemaatin tabanı küçük ve orta ölçekli esnaftır. Kenya’daki okulu da, Şili’deki okulu da Anadolu esnafı finanse ediyor. Ne Türkiye’de ne de İslam dünyasında başka bir örnek yoktur böyle.
Bu bağlamda Diyarbakır’da insanlar açlıktan ölürken Kenya’da ne işiniz var itirazları size anlamlı gelmiyor mu?
Hayır. Türkiye her alanda küresel sürece maruz kalmaktadır. Yok olmamak için bir şuurla katılmak zorundasın. Yoksa seni alır sürükler ve nesne durumuna düşersin.
Bu haliyle…
Bilerek katıldığın için sen öznesin. Okullarda bütün temel bilimleri okutuyorsun, Şili’de, Kazakistan’da, Amerika’da, Almanya’da… İngilizce öğretiyorsun ama aynı zamanda Türkçe de öğretiyorsun ve kendini de oraya götürüyorsun. Verirken alıyorsun, interaktif ilişkidir bu. Küreselleşme de zaten budur. Verecek bir şeyin yoksa büyük tehdit altındasın demektir. Türkiye’nin küresel sürece en büyük cevabı bu Türk okullarıdır.
Küreselleşmenin cemaat üzerinde olumsuz etkisi yok mu?
Olabilir. Küreselleşme dönüştürücü bir özelliğe sahiptir. Gerekli dikkat olmazsa dini hayatı da görsel şova dönüştürebilir. Mesele semahın içi bu süreçte büyük ölçüde boşaltıldı. Eğer küreselleşmenin içinde olduğumuz halde onu sorgulayabilirsek bu tehlikeyi yaşamaz. Bu noktada iyimserim, Hoca’nın hayatı çok düzgün, tökezleyen ona baksın.
Gülen hareketi bağlamında içeride ve dışarıda açılan okullar var, dünyaya ilgi duyan bir kitle oluştu, ticaret yapıyorlar, kültürümüzü taşıyorlar. Buna rağmen ona karşı sistematik bir tavır var.
Tavır alanlar “bana rakip” diye düşünüyor. Devletin kendisi de cemaatçi, Kemalist bir cemaat. Bütün toplumsal, idari ilişkileri merkeziyetçi bir temelde idare etmeye gayret eden bir cemaat. Ortaya çıkan sivil cemaatleri rakip olarak görmekte. İkincisi; merkez Türkiye’yi kendi bildiği çerçevede modernleştirecekti bu tutmadı. Halk devlet modernleşmesi yerine özgür modernleşmeyi tercih etti. İnsanlar kızım başörtüsü taksın ama bilgisayar mühendisi olsun istiyor. Devleti kontrol eden “çekirdek” cemaate karşı…
Bu bir değerler çatışması mı?
Bu çatışma aynı zamanda sınıfsaldır.
Son tahlilde cemaatin hedefi ne?
Bir var oluş mücadelesi. Bugün modern kent hayatında insan gibi nasıl yaşanır? Cemaatin hedefi de, İslam’ın hedefi de bu; İslam iyi insan olmanın yoludur.
Devlete yönelik tarafı var?
Cemaat sivil kalmalı. Devleti, siyaseti etkileme hakkına sahiptir, ama devlet olmak istemez. Devleti yönetmek gibi bir ilkesi yok. Hedefi insan, sivil alanda Müslümanca nasıl yaşayabilirimin mücadelesi var. Bu demokratik, sivil, haklı ve masum bir taleptir.
Yeni Şafak gazetesi
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Fethullah Gülen Cemaati Doğru Bir Model mi?
Hamza TÜRKMEN
Ali Bulaç, 1970′li yıllarda belirginleşmeye başlayan Türkiye’deki tevhidi uyanış sürecinde yer almış ve emeği geçmiş bir isim. Bu süreç içinde bilinçlenen Müslümanlar, tevhidi bir cemaatin gerekliliği üzerinde durdular. 1970′li yıllarda “İslam ümmetine ancak cemaatten gidileceği”ni işleyen yazılar, Ali Bulaç’ın editörlüğünü yaptığı Düşünce Dergisi’nde yayınlandı. İdealize edilen cemaati oluşturmak konusunda dergi çevresinden ilk teşebbüste bulunanlardan Sedat Yenigün, sistemin kullandığı çeteler tarafından Fatih’te 5 Temmuz 1980 tarihinde şehit edildi.
1980 sonrası yıllarda çoğu Milli Görüşcü veya Akıncılar çizgisinden kopup tevhidi uyanış çizgisine katılan Müslümanlar, tarikat öbeklenmelerinden farklı olarak ve bilebildikleri kadarıyla el yordamıyla cemaat oluşturma teşebbüslerinde bulundular. Bu teşebbüsler samimi; ama acemi ve birikimsiz kalkışmalardı. Bu süreçlerde maalesef ki Ali Bulaç, İslam’ı yaşamak ve yaşatmak için gerekli bir araç olan cemaat formu ve gereklilikleri konusunda ciddi bir çalışma yapmadı; hatta –hangi nedenle olursa olsun- bu tür teşebbüslerden de hep uzak kaldı. Şimdi ise Fethullah Gülen cemaatini, kentleşme veya modernleşme sürecinde Türkiye Müslümanlarının ürettiği en önemli model olarak ele alıyor. Ayrıca “Sivil İslam”ı idealize ederken, batılı paradigmaya ait olan sivil toplum muhtevasını bu cemaatle özdeşleştirmeye çalışıyor.
1980, 12 Eylül Darbe Rejimi, müfredatını kendi onayladığı din derslerini zorunlu hale getirirken, tevhidi uyanış sürecinin söylemini ve yapılanma teşebbüslerini kırmaya çalıştı. Bu dönem ulus kültü ile uzlaşan gelenekçi cemaat oluşumlarının Türkiye’deki en imkanlı yıllarıydı. Tevhidi uyanış sürecinde yer alan cemaat yapıları ise, rejimin baskısından ve kapitalist yaşam tarzının etkisinden daha çok, kendi yetersizlerinden kaynaklanan sünnetullahı gözetmeyen öncelikli hedef yanlışı dolayısıyla moral bozuklukları ve kırılmalar yaşadılar.
Fethullah Gülen, Nurcu hareketi içinde yetişmiş, dini duyguları ile milli duygularını iç içe geçirmiş ve Nurculuk söylemi üzerinde inisiyatif kurmuş bir lider. Oluşturduğu cemaat, önce Türkiye’de üniversiteye hazırlanma kursları ve kolejlerle, daha sonra da Türkiye dışındaki yüzlerce Türk koleji ile eğitim alanında başarılı bir gelişim kaydetti, medyada ağırlığını hissettirdi ve Türk Milleti’ni kalkındırmayı amaçlayan bir söylem oluşturdu.
Ali Bulaç bu çalışmasında, Gülen cemaatini sosyolojik bir okumaya tabi tutarken, “Sivil İslam” nitelemesiyle idealize ettiği alttan yukarıya değişim modeline monte etmeye çalışıyor. Daha doğrusu, İslam’ın “Şuhedâlar” veya “İyiliği Emredip Kötülükten Sakındıran” bir “Ümmet” olarak vasfettiği tevhidi cemaatin tanımı ve açılımı üzerinde düşünmeden, Fethullah Gülen “Hocaefendi”nin kurduğu topluluğa İslam’ın cemaat kavramını kullanarak bir açıklama ve meşruiyet getirmeye çalışıyor.
Bulaç, cemaat kavramını sosyoloji literatürüne Alman Tönnies’in kazandırdığını belirttikten sonra, cemaatten cemiyete gidildiğini söyleyen ilerlemeci mantığa rağmen, toplumda güvenlik kaygısı ve bireylerin tutunma istekleri nedeniyle çoğulcu bir zenginliğe geçildiğini, bunun da kentlerde yeniden bir cemaatleşme olgusunu doğurduğunu belirtmektedir. Bulaç, modern toplumun doğurduğu güven ve dayanışma ihtiyacını STK’lar gidermeye çalışsa da, bunlar manevi motivasyon sağlayamadığı için kent yaşamında, dinin model olarak korunma sağlayan cemaatlere yol açtığını belirtmektedir. Cemaatleri; kabile, aşiret yapıları gibi kişinin özgürlüğünü yok eden gettolar gibi algılamamak gerektiğini, cemaatlerin gönüllü ve serbest iradeyle oluştuğunu, sivil inisiyatif kullandıkları tespitini yapar. (s. 14,15)
Türkiye modern kente ait olan cemaatlerin; 1) Politik cemaat, 2) İktisadi cemaat, 3) Lider eksenli cemaat, 4) Sınırlı alan cemaati, 5) Fikir ve lider eksenli cemaat’ler şeklinde oluştuğunu belirten Bulaç, “fikir ve lider eksenli cemaat” üzerinde durur. Bu cemaat fikir ve kitaba dayalıdır, fikir ve lider eksenlidir, yapısının karekteristiği olarak sosyal, milli ve küresel açılıma yatkındır. Hem dine hizmet etmeyi amaçlar, hem de merkez de yer almayı. Arkaik bir liderlik anlayışı olmasa da liderin rolü belirleyicidir. (s.20) Bu modele en uygun yapı, Fethullah Gülen cemaatidir. Bulaç’a göre Türkiye, küreselleşmeye karşı verdiği tek cevap, Fethullah Gülen cemaati ile gerçekleşmiştir. Bu cevap “Hocaefendi”nin yol göstericiliği ile yayılan Türk okulları ve Hıristiyan, Yahudi ve ateist gibi yelpazeyle diyalog kurmasıdır.(s.15,16)
Bulaç, Türk okullarının küreselleşmeye bir cevap olduğunu belirtmekte; ama nasıl bir cevap olduğunu bir türlü izah edememektedir. Zaten ona göre modern okul masum ve nötr bir fenomen değil; ulusal kimliğin inşasında ve devlete itaatkar yurttaş yetiştirilmesinde bir araç. (s.281) Bu okullarda laik ve modern bir eğitim veriliyor. Din ve İslam’la ilgili hiçbir dersin olmadığı gibi, dini hiçbir sembol de yok. Semboller tamamen ulusal. Atatürk köşeleri var ve okul etkinlikleri TC’nin 1930′lu yıllardaki müsamerelerini hatırlatıyor. (s.290) Okulların en önemli vitrini, dünya bilim olimpiyatlarında elde edilen başarılar. Özellikle üst zümreye ait ailelerin çocukları bu okullara kaydediliyor. Aileye en önemli katkısı ise çocukları uyuşturucudan koruması. (s. 287) Okullar hem meslek kazandırıyor, hem statü. Türkiye’de hiyerarşi merdivenlerinden basamak tırmanmanın da tek mümkün olan aracı. (s. 293) Modern bilim ve batılı paradigma müfredatıyla kapitalist hayata ve piyasa işletmelerine elit kadrolar yetiştiren bu okulların, küreselleşmeye nasıl bir cevap olduğu konusu ise Bulaç tarafından cevaplandırılabilmiş değil. Bulaç’ın okullarla ilgili tek eleştirisi, bu okullarda Türkçe’nin zorunlu olduğu ve Türkçe ile tefekkürün mümkün olmadığı ile ilgili ki, (s. 305) bu çok yüzeysel ve insan fıtratıyla da çelişen bir yaklaşım.
Bulaç, cemaati var eden unsurları üç şıkta ele alır: a) Kök-bilgi ve kurucu fikir. b) Lider. c) Çekirdek ekip veya hizmet için adanmış isimsiz kahramanlar. Cemaat kendi ekseninde oturunca toplumsal açılımı hedefler ki, bu süreçte diğer cemaatlerle “hayırhah” iletişimler olmaz. İkinci risk ise cemaatte statülerin/mevkilerin liyakat ve ehliyete göre değil, lidere ve cemaate bağlılık ölçülerine göre dağıtılmasıdır. Bağlılık ve sadakatın, liyakat ve ehliyetin yerini aldığında yönetici ekip politbürolaşır ki, liderin bu kavşakta dirayeteni kullanması gerekir. (s.17) Bulaç, bu formun tarikat veya kabile topluluğu olmadığını söylüyor; ve Fethullah Gülen cemaat örneğinden çıkarak sivil toplum formu içinde tanımladığı cemaati İslamileştiriyor.
Cemaat üzerinden konuşmak için öncelikle cemaatin hangi toplumu oluşturacağına veya hangi topluma dayandığına bakmak gerekir. Bulaç bu konuyu geçiştiriyor. Sivil toplum olarak görülen ve Gülen’in de oldukça önemsediği Türk ulus toplumu sanki tabii bir sosyal yapıymış gibi değerelendirilmekte. Oysa Gülen’in cemaati, dinin katalizör veya kaynaştırıcı olarak kullanıldığı Türk ulus toplum yapısına dayanmaktadır ki, bu yapı cahili bir yapıdır. Türk ulusunu oluşturan öğeler arasında bir çok seküler kutsal veya şirk unsuru var. (Bu arada Türk Milleti ifadesini kullanırken Bulaç’ın “millet” kavramını tırnak, bazı yerlerde de parantez içine alması doğru bir hassasiyeti gösteriyor.) Ayrıca cemaat içinde fikri liderlik, cemaat liderliğine indirgeniyor ki, fikri tayin eden ve inisiyatif kullanan lider bir nevi mutlak otorite statüsüne veya tarikat şeyhi pozisyonuna çıkartılıyor. Cemaatin oluşumunda istişareye ehil İslami şahsiyetlerin hangi ölçüye göre yetiştirilecekleri sorusu ve istişarenin nasıl işlediği hususu üzerinde hiç durulmuyor.
Yine Bulaç cemaati oluşturan kökler olarak Osmanlı Devleti’nde sivil toplumu arıyor. Padişah’a bağlı kul-kadılar eliyle işletilen şer’i hukukun, sivil hukuku temsil ettiği ve kitleyi devlete karşı koruduğu gibi izah edilmesi mümkün olamayacak tarihi hatalar yapıyor. (s. 92,93) Hanefi fıkhının devleti Cuma kıldırmak, fey’i toplayıp harcamak, cihad ilan etmek ve hadleri uygulamak ile sınırlandıran dört görevi (s. 91) dışında kalan alanın sivil olduğunu belirtiyor; ama sivil alanda Eş’ari veya Matüridi olan Ehl-i Sünnet Akaid Kitaplarında yer alan “Zalim sultana itaat ve fasık imamın arkasından nazma kılmak” ümdelerinin, Müslüman halkın akaidi haline nasıl getirildiği ile ilgili hiçbir hatırlatmada bulunmuyor.
Bulaç, faiz ve kredi sisteminin olduğu yerde Sivil Toplumu kurmanın zor olduğunu belirtiyor (s. 87); ama “Sivil İslam” anlayışından doğan Gülen cemaatinin işlettiği Anadolu Finans’ın nasıl Türkiye Finans Katılım Bankası’na dönüştüğünü ve tüm cemaat üyelerini faizli işlemlere alıştırıp faizli kredi almaya davet ettiklerini; daha doğrusu faizle ilgili modernist teslimiyetçilikleri üzerinde durmuyor.
Ali Bulaç uzun uzun Fethullah Gülen’in kronolojinden bahsediyor. 1963′te Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurucuları arasındadır. 1970′li yıllarda MHP ile içli dışlıdır. Said Nursi’yi yeniden okuyarak ve Arapça metinlerin tahkikine ve eğitimine yoğunlaşarak 1970′li yıllarda kendi başına “sivil bir hareket” başlatır. Bulaç onu Havastan yani Rasihun’dan görür. İzmir’de, Edremit’te vaizlikler yapar. Başka bir Nurcu olan Mehmet Kutlular’ın oldukça spekülatif ithamlarda bulunduğu bir görevle Diyanet Teşkilatı tarafından 1977′de Almanya’ya gönderilir. Turgut Özal’la görüşmeyi önemser. 12 Eylül’de görevinden istifa eder. 1986′da bir-kaç hafta Burdur’da tutuklanır ve 1986 Nisan’ında yine İzmir’de 1989′da da Üsküdar Valide Camii’nde görevlendirilir. Yine Bulaç, Gülen’in 1987′de İstanbul Üniversitesi önünde başörtüsü direnişi başlatan bayan öğrencileri (ki sayıları 8-9 kişidir), çarşafa bürünmüş erkek ajanlar olarak takdim ettiği tarihi konuşmasını teferruat olarak görmeli ki, daha önemsiz ifadelerine yer vermesine rağmen, bu olayı kronolojisi arasına katmaz. 11 Haziran 1997′de ABD’ye gider ve döner. 1998′de Bülent Ecevit’le ve Papa II. J. Paul ile görüşür, İstanbul’da ABD Yahudi örgütleri başkanlarıyla buluşur. 21 Mart 1999′da tekrar ABD’ye gider.
Bulaç, Gülen’i hem ulema geleneği ve formasyonu ile hem modern dünyanın sorunlarıyla ilgilendiği için önderliğini, Aydın-Ulema kategorisi ile vasıflandırır. Cemaatinin ve kendisinin moderniteye hasmane davranmadıklarını belirtir. Ama kafasındaki soru şüphe uyandırıcıdır. Acaba Gülen cemaati moderniteden etkilenecek midir; ya da moderniteyi ne oranda etkileyecektir? (s. 201)
Ali Bulaç’ın Fethullah Gülen cemaatini, “Siyasal/Resmi İslam” dediği düzen karşıtı anlayıştan kopartıp “Sivil İslam” formunda verili toplum ve devlette etkin olma hedefiyle idealize ederken (s. 188), bu cemaatin ulus temelli yapılanması karşısında susmaktadır. Ve batılı paradigmadan ayrı durduğunu bazı kelime tahlilleriyle de göstermek istemektedir. (s. 26,311,312) O, “kent”i ve “kültür”ü öteki olarak görürken, “şehri”, “hikmet ve irfan”ı ise bize ait kavramlar olarak göstermektedir. Ama İslami değerler bağlamında gösterdiği bu hassasiyeti, Fethullah Gülen’in akidevi kabulleri, metodolojisi ve “millet” kurgusuna verdiği değer açısından pek sergilememektedir.
Ali Bulaç, kitabını bitirirken gene de Gülen’in ve cemaatinin taşıdığı yanlışların içinden sıyrılıp iki önemli hatırlatma da bulunmaktadır.
“Hocaefendi” her ne kadar Necip Fazıl gibi “seviyeli Türklüğe” Müslümanlık sayesinde ulaşıldığını beyan etse de, Türkiye’ye özgü olan Nur hareketinin ve “Hocaefendi” cemaatinin, başka kavimlerin Müslümanlıkları üzerinde üstünlüğü olan bir unsur gibi takdim edilemeyeceği hatırlatılır. Etnisite ve kavim Müslümanlıkları, ırkçılığın başka bir versiyonu olduğu vurgulanır. (s. 321,322)
Bulaç, yine gerek Said Nursi’nin gerek Fethullah Gülen’in Hz. İsa’nın ve Mehdi’nin “nüzul”u ve “zuhur”uyla ilgili kanaatlerini aktarır. Onlara göre, bu motiflerin müşahhas gelişleri inkar edilmez; ama onlar bir “şah-ı manevi” olarak cemaatin şahs-ı manevisinde mündemiçtir. Bulaç bu inancın kınanmaması gerektiğini belirttikten sonra(!), haklı olarak bu inançların akaid kitaplarına sonradan girdiğini ve subut ve delâlet açısından kâtilik taşımadığını belirtir.(s. 323-337)
Bulaç’ın, Gülen cemaatinin entelektüel yetiştirmesi konusunda bir kanaati oluşmamıştır. (s.18,19) Zaten cemaat entelektüellerini dışarıdan transfer etmektedir. Bunlar da genellikle liberal ve milliyetçi olmakta, cemaatin 2. ve 3. kuşaklarını etkilemektedirler. Bu da cemaatin ekonomik anlayışını verili koşullarda rasyonalize etmesi kadar (s. 18) risk taşıyan ve cemaati değerlerinden uzaklaştıran bir tehlike olarak belirmektedir. Acaba Ali Bulaç, Gülen cemaat modelini bu riskten kurtarmak için “cemaatin önde gelenlerinin veya 1. kuşağın ufkunu açmak için mi bu kitabı yazmıştır ve entelektüel boşluğun hangi adresle doldurulacağına mı imâda bulunmaktadır” diye insan düşünmeden edemiyor?
helal sana fetullah hocam allah senden razı olsun ülkücü hakandan saygılar ellerinden öperim
fethullah hocanla git papanında elini öp hakancım,size de o yaraşır…