CHP lideri Baykal’ın son günlerde Milli Görüş’ü anarak yaptığı değerlendirmelerin siyasi anlamı, AKP iktidarını bu yolla köşeye sıkıştırmak olarak görülebilir. Kimilerine göre Baykal, kendi üslubuyla herhangi bir yere varamayacağını anlayınca AKP iktidarının Batı ile çok boyutlu ilişkisini eleştirirken Milli Görüş’ün tarzını öne çıkararak sonuç almaya çalışıyor.
Bu değerlendirmelerin doğruluk payı bulunabilir. Baykal’ın hangi niyetle bu çıkışları yaptığının da bu tartışmada pek bir önemi yok. Fakat buna rağmen biz, Baykal’ın söylemindeki ve eleştiri üslubundaki bu ‘rota’ değişikliğini anlamlı bulmalıyız.
Birincisi, Baykal’ın AKP’ye yönelik eleştirilerinde Milli Görüş’ün 150 yıllık güçlü birikimden süzülüp gelen üslubunu referans göstermeye başlaması, oy oranına bakıldığında güçsüzlüğüne hükmedilen Milli Görüş’ün meşruiyet tahlilinde nasıl açık ara önde ve en güçlü olduğunun kabul edildiği anlamına geliyor.
İkincisi, Milli Görüş’ü hedef alan 28 Şubat “renkli devrim”inin, bu ülkedeki yerli, milli ve bu toprakların dokunulmazlığını başarıyla savunmuş bir hareketin tasfiyesi için organize edildiği böylelikle kabul edilmiş olmaktadır. Doğrusu, bugünlerde Milli Görüş’e atıfta bulunmayı ihmal etmeyenlerin bu vicdani muhasebeyi tarihin kaydına geçirmeleri ülke tarihinde saygın yerlerini koruyabilmeleri için bir şart haline gelmiştir.
Üçüncüsü, yine bazı dış odaklar tarafından pompalanan “Türkiye İran olmasın” propagandasının kaynakları, hem nalına hem mıhına olmak üzere, bir yandan AKP iktidarını Türkiye’nin yönünü İran’a çevirmekle suçlarken, öte yandan bu iktidarın yerinde durması için akıl almaz bir çaba sarfediyor. Refah Partisi veya Fazilet Partisi kapatılırken entelektüel tepki bile vermeyenlerin, AKP iktidarı için siyasi karar bile çıkarmaya hazırlanması manidardır.
“Türkiye İran olmasın” sloganı, öyle görünüyor ki, AKP iktidarını yerinde tutmaya, ama bu iktidarın geçmişteki performansından daha fazlasını sergilemesini sağlamaya dönük bir operasyondur.
Netice itibariyle, Türkiye, AKP iktidarı eliyle Batı ittifakı içindeki karmaşık ilişkiler, beklentiler ve servisler uyarınca hızla milli menfaatlerine temelden aykırı bir zemine doğru çekiliyor.
Bazı laik çevrelerin “irtica” ve “İran” etiketi yapıştırıldıktan sonra bütün operasyonlara karşı dirensiz hale gelmesindeki vehamet, 28 Şubat renkli devriminde uluslararası odakların beklentilerine nasıl hizmet ettiklerine bakarak anlaşılabilir. 28 Şubat’ın gönüllü neferi olanların, hangi hedef ve amaca hizmet üreterek Erbakan’ı iktidardan düşürdükleri ve partisini kapattıklarını şu günlerde daha iyi anladıkları görülüyor. Fakat “Bağdat harap olduktan sonra” böyle kritik bir gerçeğin kavranmasının Türkiye’ye bedeli ve maliyeti, 2002’den bu yana devam eden tablodur.
Erbakan, hatalı bile bulunsa rotası, kıblesi ve doğrultusu sağlam bir siyasi liderken onu iktidardan düşürmeyi hayat memat meselesi yapanlar, bu gayretlerinin sonunda ülkeyi küresel tufanda başıboş bir gemi haline getirdiklerine bakıp ibret almalıdırlar.
Türkiye’nin İran olmasından korkan laik kesimler, iki farklı kültürün birbiri gibi olmayacağını biliyorlardır da, bilmedikleri başka bir şey var. Keşke Türkiye’de de bir Humeyni çıksa ve muhafazakar işbirlikçilerin Türkiye’yi iktidar uğruna Batılı ülkelerin oyuncağı haline getirmelerine itiraz etse.
İran’da Humeyni, ülkesinin bağımsızlığı ve milli menfaatlerinin korunması için Şah rejimine karşı var gücüyle mücadele etti. 1963’ten 1979’daki İslam devrimine kadar, Şah’ın Batılı ülkelerin istekleri doğrultusunda ülkeyi açık pazara çevirmesine karşı koydu. Şahın “reform” adı altında İran’ı güçsüzleştirmesi, özelleştirmeler yoluyla Batılı şirketlere peşkeş çekmesi, iktidarını koruyabilmek için yabancıların nüfuzuna izin vermesi karşısında en güçlü muhalefet Humeyni’ninkiydi.
İran’da yaşananlara “irtica” veya “şeriat” indirgemesiyle bakan laik kesimler ve ulusalcılar büyük yanılgı içindeler. İran’daki asıl mücadele, laiklik ile din arasında değil, gayri milli unsurlar ile milli irade arasındaydı.
Başından beri Humeyni’nin en yakınındaki isimlerden Dr. Muhammed Mehdi Caferi, “Reformlar ve Temel Sorular (Islâhât ve Porseşhâ-yi Esâsî)” başlıklı kitapta yeralan söyleşisinde (Tahran, 2001, s. 55-83) İran’daki gelişmeyi çarpıcı biçimde anlatıyor. Söyleşide yeralan isimleri değiştirip Türkiye’deki karşılıklarını koyduğumuzda değişen hiçbir şey olmadığını şaşkınlıkla görebiliriz.
“Eyalet ve vilayet encümenleri seçiminin gündeme geldiği 1962 Eylül’ünde İmam Humeyni mücadele alanına çıktı. Halkın da harekete geçecek hazırlığı vardı. Böylelikle İran’da yeni bir hareket başlamış oldu. Biz o sıralar üniversite öğrencisiydik ve üniversitede Encümen-i İslami içinde faaliyet gösteriyorduk. İmam Humeyni’nin çıkışıyla adeta yeniden hayata döndük. İmam’ın konuşmalarını dinlemek için Kum’a gidiyor ve öğrencileri de bu amaçla Kum’a götürüyorduk. İmam Humeyni’nin açıklamalarını bildiri olarak çoğaltıp dağıtıyorduk. (…) İmam, Şah’ın reform programlarına muhalefet ediyordu. Tabii ki aslında ne toprak reformuna, ne de kadın haklarına karşı çıkıyordu. Söylediği şuydu: ‘Bu program Amerikan yanlısı olduğundan ve Şah tarafından yürürlüğe konduğundan kötü niyetlidir ve hedefi ne kadın haklarıdır, ne de toprak reformu. Aksine, reform bahanesiyle öncelikle ülkedeki tarımı yok etmek ve İran’ı Amerika ve Avrupa’nın tüketim pazarı haline getirmek istiyor. İkinci olarak, kadınları kirli emelleri için araç yapmaya yelteniyorlar. Erkeklerin de özgürlüğünün olmadığı bir ülkede kadın özgürlüğünden sözetmek hedef şaşırtmak için yükseltilen bir slogandır. Toprak reformu aslında güzel bir iştir ve kadın özgürlüğü İslam’da menedilmiş bir şey değildir. Lakin bizim muhalefetimiz Şah’a ve onun Amerika’ya sadakatinedir.’
Bazı aydınlar şöyle diyorlardı: ‘Toprak ve kadın özgürlüğü reformları iyi bir şey, neden muhalefet ediyorsunuz?’ Az sayıda Müslüman aydın ise meseleyi kavramış durumdaydı; İmam’ın yaklaşımına destek veriyor ve bu iki konudaki muhalefetinin nedenini halka açıklıyordu. Netice itibariyle hem aydınların geneli, hem de bazı fesat çıkarıcılar İmam’a karşı çıkıyorlardı.
İmam’ın mücadelesi, oldukça doğal ve olgunlaşan bir hareketti. Yani görünüşte toprak reformu ve kadın özgürlüğü reformuna muhalefetle başlayıp 1963’te kapitülasyonlara itirazla sonuçlanmış bir harekettir. Bu noktadan itibaren İmam, açıktan anti-emperyalist mücadelesini başlatmış oldu. 1963’teki ünlü konuşmasında şöyle diyordu: Bu kapitülasyonlar, ülkemizin bağımsızlığını kaybetmesine sebep olmuştur.”
Görüldüğü gibi, Humeyni ve İran dendiğinde akla hemen laik siyasi rejime ve laik kesimlere karşı bir fikir ve tutum gelmesi, buna mukabil işbirlikçilere karşı milli mukavemetin mücadelesinin gelmemesi dış odakların zihinleri yönlendirmesindendir.
Oysa İran halkının milli değerlerini, milli hassasiyetini ve milli menfaatlerini temsil eden yerli güç Humeyni; Batılıların istediği reformlar, özelleştirmeler, satışlar ve karanlık dış bağlantılar sayesinde iktidarını koruyabilen Şah’a karşı mücadele vermişti.
Taraflar ve karşılaşmalar bugüne kadar hep yanlış konumlandırıldı. Baykal’ın Milli Görüş’e yaptığı atıflar, bu yanlışlığın farkedildiğini gösteriyorsa bundan ancak mutluluk duyulabilir.
Türkiye’deki karşıtlık da milli hassasiyet taşıyanlar ile iktidar uğruna işbirlikçilik yapanlar arasındadır.
İşbirlikçilerin muhafazakarlar, hatta bazı dindarlardan oluşması gerçek resmi görmemize mani olmamalıdır. O nedenle Türkiye’de laik kesimlere karşı değil, muhafazakar işbirlikçilere karşı bir Humeyni lazımdır. Ve ancak böyle yerli, milli ve dinin içinden konuşacak güçlü bir figür, laiklerin yapamadığını yapabilir ve ülkeyi içine sürüklendiği çatışma, gerilim, kriz ve başıboşluktan kurtarabilir.
Kenan Çamurcu - Fikri Takip