“Çelişkini terket !”

ÇELİŞKİLER

Nisan 29th, 2008 at 09:50

Ergenekon, ya laiklere karşı 28 Şubat’sa? - Kenan Çamurcu

CHP lideri Baykal’ın, birden fazla kere, Erbakan’ın Milli Görüş nedeniyle bedel ödediğini tekrarlaması; hatta Saadet Partisi çevrelerinin, bunun Erbakan’dan özür manasına geldiği yönündeki açıklamalarına rağmen tavrını değiştirmemesi neye alamet olabilir?

Baykal, son CHP kurultayında da aynı konuya dönerek, Erbakan’ın Milli Görüş nedeniyle bedel ödediğini, buna karşılık Erdoğan’ın işbirlikçiliğin nimetlerini devşirmeye baktığını söyledi.

CHP lideri, genel başkanlığı Mustafa Sarıgül’e kaptırmasına ramak kalan 2005’teki kurultayda da örtük biçimde, başka partilere olduğu gibi CHP’ye de içeriden operasyon yapılmaya çalışıldığını söylemişti. Son kurultayda ise CHP’nin kapıp kaçırılmasına izin vermeyeceklerini tekrarladı.

Ortada bir şeyler döndüğü kesindir. Baykal, açıkça söylemese veya söyleyemese de Türkiye’de çeşitli sorunlar çevresinde tarafı bol bir hesaplaşmanın yürütüldüğü ayan beyan ortadadır.

Ergenekon meselesinin böyle bir hesaplaşma olma ihtimali, bu isimde bir yapılanmanın terör yoluyla AKP hükümetini devirmeye hazırlandığı seçeneğinden çok daha ikna edici ve doyurucu bulunmalıdır.

Hele Ergenekon konusunda öne itelenmiş bir gazetecinin peyderpey ve takvimlendirildiği besbelli açıklama zincirine en son eski AKP’liler Abdullatif Şener ve Turhan Çömez’i eklemesi, ziyadesiyle kuşkulandırıcı bir aşamayı işaret ediyor olabilir.

Yok eğer Şener ve Çömez’e ilişkin açıklamalar Ergenekon’un sınır ötelerine uzanan hesaplaşmaları içinde anlamlı değilse ve AKP’ye nüfuz etme ihtimali bulunan muhalefet ihtimallerini bu harala gürelede aradan çıkarma emeli taşıyorsa, hiç farketmez, konu yine küresel şemsiye altında görülen hesaplar hanesine yazılmalıdır. Çünkü hiç kuşku yok büyük fotoğrafın içinde türlü türlü niyet ve amaçlara hizmet için istihdam edilmiş daha küçük resimler de olacaktır; dolayısıyla bu küçük resimlere dikkat kesilip ana güzergahtan çıkmamak icap eder.

Ergenekon meselesindeki senaryoları kabaca indirgeyebileceğimiz ihtimal hesapları içinde AKP çevreleri ve bu iktidarla temasta kalmayı seçen gruplar için durum şundan ibarettir:

Türkiye’de din karşıtı ve ülkenin siyasi rejimine nispetle elit kabul edilen bazı çevreler, dindar kimlikli siyasetçilerin başbakanlık, cumhurbaşkanlığı ve bürokrasi gibi kademelerde yer almasını içine sindiremediğinden bu iktidar yapısını çökertmek için planlar içindedir. Bu kesimler, aslında yekpare bir düşünce ve siyaset gövdesi oluşturmuyorlarsa da Kemalizm paydasında birleşmiş bir koalisyondur ve içlerinde din düşmanından dine ılımlı bakanına, milliyetçisinden ulusalcısına, sosyal demokratından sosyalistine kadar çeşitli çevrelerden insanlar vardır. Bütün bu unsurları birarada tutan yegane tutkal, AKP iktidarını düşürmek ve laik rejimi kurtarmaktır. Bu amaçla herşeyi mübah görmektedirler: ideolojik veya siyasi tarafı ne olursa olsun önemli isimlere suikastler planlayacak kadar niyeti bozmuşlardır, kitlesel katliamlar veya çatışmaları kışkırtacak kadar insafsızlaşmışlardır, devletin çalışmasını engellemeye yeltenecek kadar gözleri kararmıştır ve yaratmak istedikleri kaosla orduyu yönetime el koymaya zorlamayı planlamaktadırlar.

Bu kesimler, niyet aşamasının ötesine geçmiş ve aynı zamanda örgütlü bir yapı oluşturmuş durumdadırlar ve geçmişteki faili meçhul kimi cinayetler de dahil olmak üzere, bugüne kadar gerçekleşen sansasyonel saldırıların çoğunun da failidirler. Susurluk, Şemdinli, Danıştay saldırısı vs. gibi olayların tümü bu örgütlenmenin (Ergenekon) işidir. O halde, liberaller ve muhafazakarlardan oluşan demokrat cephenin AKP etrafında kenetlenerek bu gizli ve yasadışı yapıyı ortaya çıkarmak için seferber olması gerekir. Bu arada siyasi bakımdan AKP’ye destek vermeyi sürdürmeli ve hatta onun AB ile bağlarını kuvvetlendirecek her türlü katkıyı sunmalıdır.

Buna mukabil, AKP karşıtı (ve Ergenekon’la ya doğrudan ya da dolaylı ilişkili olmakla suçlanan) kampın yaklaşımı ise aşağı yukarı şöyledir:

AKP, iktidarını koruyabilmek için dış bağlantılarına sürekli taviz vermektedir. Bu tavizler arasında başı çeken özelleştirmeler ve satışlar yoluyla sağlanan imtiyazlar artık yerini giderek siyasi rejimin laik karakterinden vazgeçmeye bırakmaya başlamıştır. ABD ve AB tarafının AKP’ye bu yönde desteğini sürdürmesi ise ülkenin parçalanması ve uzun vadeyi ilgilendiren büyük siyasi avantajlar elde edilmesi için makul bulunmaktadır. AKP hükümeti gayri milli bir iktidardır, baskıcıdır ve siyasi rejimin kökünü kazıyabilmek için laik kesimler üzerinde baskı kurmaktadır. Ergenekon meselesi iktidarın gündemi değiştirmek ve laik kesimler üzerindeki baskıyı arttırmak için ortaya attığı bir senaryodur. Devlet içinde yasadışı yapılanma örnekleri geçmişte de görülmüş olmakla birlikte ve son Ergenekon meselesi de belki bunların bir parçası olabilecekken AKP iktidarı, işin bu yanında değildir. Bu iktidarın amacı, Ergenekon konusunu sürekli gündemde tutarak psikolojik bir savaş sürdürmektedir.

Çapı bu denli büyük ve geniş bir Ergenekon örgütü var mı yok mu bilinmez ama ülkenin muhtelif yerlerinde yakalanan silahlar, bombalar, örgüt şemaları, asker ve sivil bazı kişilerden oluşan hücreler, bu hücrelerden bazılarının bazı olaylarla ilişkisinin tespit edilmesi gibi şeyler, meselenin, kaos yaratmak için teröre başvurma niyetiyle olan alakasını kuvvetli karineye dönüştürmüş vaziyettedir.

Buna mukabil bütün bunlarla ilgili karşı iddialar da yabana atılır gibi değildir.

Hâsılı, iki tarafın da izah etmekte zorlanacağı bazı durumlar da var, kabul etmek zorunda oldukları somut gerçekler de.

Herşeye karşın, AKP iktidarının, kendi politik gücüne ve ülkenin iç dinamiklerine dayanarak Ergenekon meselesine el attığına inanmak için çok saf olmak gerekir. Bu konunun aniden ortaya çıkması, olabilecek en sansasyonel soruşturma sürecinde 40’a yakın önde gelen ismin gözaltına alınması, tutuklanması ya da çok sayıda kişinin sorgulanması, aradan geçen uzun süreye rağmen hala iddianamenin ortada olmaması, konunun İslami medyada ve liberal bazı yazarlar tarafından polemikler, spekülasyonlar ve polisin aktardığı bilgilerle sürekli manşetlerde tutulması işin içinde iş olduğuna dair kuvvetli karinelerdir.

Bu nedenle nefesler tutulmuş, bu sansasyonel soruşturmanın bir psikolojik savaş ve dış operasyon değil, Türkiye’nin demokratikleştirilebilmesi için girişilmiş kararlı bir çaba, yılların birikimine vurulmuş neşter, ülkeyi gizli ve yasadışı oluşumlardan arındırmak için belki son fırsat olduğunun ortaya çıkması bekleniyor. Şu ana kadar Ergenekon soruşturmasının oluşturduğu iklim sayesinde yürütülegelen baskı, sansür, tasfiye ve yıldırma gibi uygulamalar, soruşturma vesilesiyle öne sürülen iddiaların mahkemede de teyit edilmesi sayesinde belki hafifletici sebep defterine yazılabilir. Ama böyle olmaz da mesela Şemdinli veya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, yahut Atabeyler ve Sauna çetesi olaylarında olduğu gibi mahkemeden umulan sonuç çıkmazsa (kimilerine göre fiyaskoyla neticelenirse) konunun psikolojik savaş, bir operasyon ve başka amaçların perdesi olduğu kesinlik kazanmış sayılacaktır. Üstelik soruşturma bu şekilde sonuçlanırsa, elini attığı her şeyi mundar eden hükümetin küçük hesaplarını görme karşılığında, adına konuştuğu İslami/muhafazakar kesimlere nasıl ağır bir bedel ödetmekten hiç çekinmediğini de görmüş olacağız.

Bu vesileyle ortaya çıkması muhtemel bir önemli gerçek de, 1997 28 Şubat’ın da pek çok sol grup nasıl Erbakan hükümetine karşı küresel “renkli devrim”in ve karanlık operasyonun gafil neferi olduysa şimdi de muhafazakar/İslami kesimlerin (bunlara, kendilerine “İslamcı” diyen çoğu grubu ve kimi sözde İslami hareketleri de katmak gerek) bu kez laiklere karşı 28 Şubat’ın gafil neferliğine soyunduğunun kestirilebilir olmasıdır.

İslami medyada, ulusalcıların ve laiklerin de tıpkı AKP hükümeti gibi dış destek arayışında olduğunu kanıtlayan haberlerin yayınlanmasına özel bir önem verilmesi, acaba bir dış operasyonun parçası mı olunduğundan duyulabilecek kuşkunun geniş İslami kesimlerde ve muhafazakarlar arasında yayılmasını önlemek içindir.

AKP’ye yakın çevreler, bu iktidar her ne kadar dış destekle yoluna devam ediyorsa bile hükümeti devirmeye çalışan ulusalcılar ve Kemalistlerin de aslında dış destekle bunu yapmaya çalıştığını bunun için ısrarla önümüze sürüyorlar. İslami medyaya göre, AKP’yi dış bağlantıları nedeniyle suçlayan ulusalcılar ve laikler de o bağlantılara ulaşabilseler aynı tutum içinde hareket edip bu kez hükümeti düşürmeye çalışacaklardır. Öyleyse AKP’nin AB ve ABD’den temin ettiği desteğe karşı çıkmanın reelpolitik haklılığı yoktur. Zaten reelpolitik bakımdan bir iddia yanlışlanabiliyorsa bilinen en kesin vicdani doğru bile karşımıza dikilse ona burun kıvırmamız gerektiğini öğütleyen bir kültürel atmosferi solumuyor muyuz AKP iktidarlarında?

Hal böyle olunca, meselenin en ileri dış desteği kimin sağlayacağı yarışmasına dönüşmesini kim engelleyebilir? Ayrıca İslami kesimlerin böyle bir yarışma içine girdikten sonra dış operasyonun parçası ve neferi haline gelmesinin önünde hiç engel kalır mı?

Belki bundan önce sorulması gereken şudur ki, AKP hükümeti, ülkenin demokratikleşmesine ve laik siyasi rejimin haksızlıklarını gidermeye böylesine cüretkârca azmetmiş bir hükümet midir? Gül ve Erdoğan’dan başlayarak, Unakıtan ve diğerleriyle birlikte AKP’li profilinin hayatlarının gayesi, ellerindeki iktidarla Türkiye’yi bir daha geri dönmemecesine demokratikleştirmek midir; arada bazen cevapsız, şaibeli, karanlık, usulsüz ve acaip iş ve ilişkiler kaçıyorsa da onları bile bu ulvi ve kudsi amaç için mi seferber etmişlerdir? Böyle midir ki İslami çevreler ve muhafazakar kesimler (hatta bazı İslamcı gruplar), bir dış operasyonun sahaya inmesinde aktif rol alacak (yahut sükutu ikrarın kanıtı yapıp ses çıkarmayacak) kadar gözlerini karartmış durumdadırlar?

AKP iktidarı ve onun etrafını çepeçevreleyip sert bir koza olmuş İslami/muhafazakar kesimler acaba işlerini güçlerini bırakmış da Türkiye’nin daha özgür bir ülke olması, demokratikleşmesi, siyasetin vesayetten kurtulması, sivil toplumun güçlenmesi vs. için gecelerini gündüzlerine mi katıyorlar? Böyle bir idealden başka şeyi gözleri görmüyor mu? Ne yapıyorlarsa hep bu mukaddes idealin hayat bulması için midir?

2008’in Nisan sonunda Kuzey Irak’a hava ve kara harekâtının yapıldığı günlerde harekâtın bitiş şekline sorular yönelten muhalefet (CHP ve MHP) ile Genelkurmay arasında patlak veren sert tartışma sırasında muhafazakar yazar çizer takımının tam bir fırsatçılıkla askerin yanında yeralarak muhalefete gönderdiği salvolara (ve başka nice örneğe) bakınca, bu kesimin ülkenin demokratikleşmesi ve askerî vesayetten kurtulması için karşılıksız sevdalar taşıdığına inanmamız güçleşiyor. Kuzey Irak harekâtı ile ilgili küçük bir tartışmayı bile Genelkurmay ile aynı tarafta gözükmenin şansı olarak gören muhafazakarların demokratikleşmeye inancı su götürür. Gayet iyi anlaşılıyor ki, mesele politiktir, reelpolitiktir ve tüm karşılaşmalar bu zeminde vuku bulmaktadır.

Muhafazakar iktidar için de, muhafazakarlar için de hayati meselenin laikliğin mevcut aktörlerinden kurtulmak olduğunu düşünmek mümkündür. Bunun için dış desteğin taleplerine en ileri karşılık verecek tarafın kendileri olduğunu kanıtlamak üzere giriştikleri gayret dikkate değerdir. Fakat gözden kaçırdıkları önemli bir ayrıntı vardır ki, o da, desteğini aldıkları Batı dünyasının Türkiye’de laik siyasi rejimin taşıyıcılarını neden bir kenara atma niyetinde olacağıdır. Hükümeti ve muhafazakar çevreleri yönlendirdiği anlaşılan “stratejik derinlik” doktrininin her ne kadar bu soruya bir cevabı olduğu seziliyorsa da o cevaba göre yapılanan Türkiye’nin, laik taşıyıcıların yönetimindeki Türkiye’den ne farkı olacağı da tartışmalıdır. Zira onların Türkiye’sinde laik aktörlerin yerine bu kez dindar başbakan, mesela Washington’un Tel Aviv’i krizden kurtarma konsepti içinde ürettiği bir talebi (işgal altındaki Golan’ın belli bölgelerini bırakma karşılığında İsrail’in tanınması ve Ortadoğu’da normalleşmesi) üstelik de içtenlikle benimseyerek muhatabına (Suriye) iletebilmektedir.

Bu satırların yazarının tahminine göre “stratejik derinlik”, Batılı güçlerin Türkiye’de laik siyasi rejimden vazgeçebileceklerini öngörürken, I. Dünya Savaşı sonrasındaki birinci dalgada laik aydınların Ortadoğu’da iktidara getirildiği ve bu elit kesimin kaynakları kullanmada ortak olarak görüldüğü; Soğuk Savaş’ın bitmesiyle başlayıp 11 Eylül’le nihai formasyonuna ulaşan dönemdeki ikinci dalgada ise Müslüman/muhafazakar (ılımlı İslamcı) kesimlerin iktidara gelmesine göz yumulduğu ve bu kesimlerle ortaklık ilişkisi kurulacağı varsayımına dayanıyor. Batının küresel odaklarında Türkiye’nin laik elitlerinin değil, muhafazakar elitlerinin ortak seçilmesi, Türkiye’nin “ılımlı İslam”a dayalı yeni, taleplere hazır, beklentilere açık ve nüfuz edilebilir bir siyasi rejime kavuşması anlamına geliyor olmalıdır. Bunun mümkün olabilmesi için Müslümanlığın modernize, stilize ve estetize edilmesine ihtiyaç bulunduğu kadar, dünya görüşü olma iddiasını da terketmesi ve eklektik bir yaşam kültürü haline gelmesi gerekecektir. Öyleyse liberal çevrelerin Kayserili bir işadamından, “Namazın bana günlük maliyeti toplam 20 dakikadır” cümlesini ballandırarak aktarmalarında, yahut “tesettür defilesi”nden çıkıp magazin âlemine yeni bir soluk getiren “Kur’an da okurum, rujumu da sürerim” zihinsel durumunu simültane tercüme etmelerinde muhatap kitle biz dindarlar değil, Batılılar olmalıdır.

Muhafazakarlar, Batının küresel güç merkezlerinin Türkiye’deki yeni nesil ortağı olabilmek için “dinlerarası diyalog” markasıyla dinler esperantosuna rıza göstereceklerini zaten başından beri ilan etmişler; dinin, yabancıların taarruzlarına karşı ülkeyi ve halkı diri tutacak mukavemet mayası olma özelliğini çürütebileceklerini göstermişlerdir.

Ekonominin ve siyasetin liberalizasyonu, sivil toplumun güçlendirilmesi, demokratikleşme, ordunun (siyaset başta olmak üzere) toplumsal hareketliliğin içinden çıkarılması ve diğer değişim bahisleri (tam da Rusya lideri Putin’in işaret ettiği gibi) ülkenin gücüne güç katması amacıyla değil, yabancıların etki ve nüfuzuna sırtını yaslamış iktidarlarının önünü açabilmek içindir.

Öyleyse çok değil, daha 10 yıl önce dindar bir başbakanın iktidarı sırasında Türkiye’nin yaşadığı 28 Şubat “renkli devrim” operasyonunun gerçekleşme biçimi, destekçileri ve çerçevesine bakıldığında bugün itibariyle değişen tek şeyin oyuncular olduğu açıkça ortada değil midir?

1997’de sol gruplar, laikler ve ulusalcılar 28 Şubat operasyonunda rol almışken, bugün muhafazakarlar ve İslami kesimler benzer bir operasyonun aktörleri gibi görünüyor.

Ulusalcılar ve laik kesimler bu değişim sürecinde eski imtiyaz ve etkilerini koruyabilmek için muhafazakarlardan çok daha fazla içselleştirilmiş bir ilişkiye hazır olduklarını Batılı mahfillere iletiyor olabilirler mi? Bu sorunun cevabını bulabileceğimiz emareler arasında olumlu unsurlar da var, olumsuz unsurlar da. Ama Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Şubat 2007’de Washington’a yaptığı seyahat sırasında Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde Rusya lideri Putin’in birkaç gün önce Münih’te 43. Güvenlik Konferansı’nda yaptığı kritik konuşmanın yayınlanması gibi bir emare, olumlu işaretlerin yanında baskın olumsuz öğe olarak çoktan not edilmişti bile. Buna karşılık muhafazakarlar, Genelkurmay’ı temsilen bazı generallerin, Amerikan neoconlarına yakın Hudson Enstitüsü tarafından Haziran 2007’de düzenlenen senaryo tartışmasına katılmalarını olumlu emare olarak günlerce manşetlerinden indirmemişlerdi.

Muhafazakarların iddiasına göre askerler (ve tabii onların himayesinde ulusalcılar ve laik kesimler), kendileri için Washington’da yoğun destek arayışındaydılar; bu desteği sağladıkları an düğmeye basacak ve AKP hükümetini düşürmek için süreci başlatacaklardı.

Muhafazakar ve İslami kesimlerin AKP hükümetinin dış bağlantılarla iktidarda kalma yöntemine verdiği abartılı desteğe bakılırsa tam da bundan korktukları; ulusalcıların ve laik kesimlerin AKP iktidarından rol çalarak Batılılarla yeniden temas kurabileceğinden çekindiklerini görebiliyoruz.

Muhafazakar ve İslami kesimlerin bize söylemeye çalıştığı şey şudur: sandığımız gibi ulusalcılar ve laikler milli duyarlılıkla AKP hükümetine karşı çıkmıyorlar. Tartışma, tıpkı eskiden olduğu gibi “merkez-çevre” veya laik elitler ile dindar kesimler arasında geçiyor. Şu halde aman oyuna gelip de gerilime farklı bir yorum getirerek kendi kalemize gol atmaya yeltenmeyelim!

Bu durumda CHP lideri Baykal, sürekli olarak Milli Görüş’ün mevcut işbirlikçi hükümetten farklı olduğunu, zaten bu yüzden bedel ödemek zorunda kaldığını dile getirirken kendisinin Ergenekon’a iliştirilmiş kesimlerden farklı olarak ilkesel, milli bir çizgide durduğunu mu söylemeye çalışıyor, yoksa daha genel olarak, AKP hükümetine karşı çıkanların gizli gayri milli gruplar olduğu iddiasına mı itiraz ediyor?

Eğer bu kesimler öyle ya da böyle milli rotada sapasağlam duruyorlarsa Ergenekon’un bu kesimleri tasfiyeye yönelmiş Batı merkezlerinden yönetilen bir operasyon olduğuna hiç kuşku kalmayacaktır. Yani 1997’de Erbakan’a karşı yapılan 28 Şubat operasyonu ve tasfiye hareketi, bu kez Ergenekon adı altında laiklere karşı düzenlenmiş demektir.

Böyle değilse bile (ulusalcılar ve laikler dış bağlantılarla AKP hükümetini devirmeye çalışıyorlarsa da) meselenin yine iç siyasi gerilimle ilgili değil, dışarıdan himaye edilen bir operasyon olduğunu görmemek için sersem olmak gerekir.

Burada karar verilmesi gereken, ulusalcılara ve laiklere karşı bir dış operasyonun aleti olmayı kabul edip etmemektir. Ya ahlaken doğrunun yanında durup, en azılı hasmına karşı dahi olsa yenilgi pahasına hiçbir dış operasyona hizmet verilmeyecektir (Erbakan bunun ideal örneğidir), ya da iktidar olmak veya iktidarı korumak uğruna dış operasyonların oyuncaklığını yapmanın mideyi kaldırmayacağı geniş tiyniyet savunulacaktır.

Eğer Ergenekon, bu kez laiklere karşı 28 Şubat operasyonuysa, AKP’ye açılan kapatma davası ile birlikte başlayan müdahale sürecinin Rusya-Çin ekseni tarafından teşvik gördüğü iddiası zihin yönlendirmeyi amaçlıyor olabilir. Daha doğrusu, Türkiye’de siyasi rejime dayanarak varlıklarını sürdürebilen tüm odakların küresel güçlerce tasfiye edilebilmesi için ortaya atılan Ergenekon soruşturması, himaye gördüğü Batıyı gizleyebilmek amacıyla başka bir resme işaret ediyor olabilir. Rusya-Çin ekseninden teşvik geldiğine yönlendirilen ve odaklatılan dikkatlerin, Ergenekon soruşturmasını yeni 28 Şubat tasfiye hareketi olarak algılaması hayli zorlaşacaktır.

Tabii ki meseleyi bu denli kalın hatlarla çerçevelemek ve buradan bir teori çıkarmaya çalışmak, karşımıza çıkan kimi detaylar nedeniyle mümkün gözükmeyebilir. Yahut oluşturulan bir teori, kahrolası bir ayrıntı yüzünden çöpe gidebilir. O yüzden kestirmelerle harekete geçmek yerine, açıklayıcı model oluştururken detayları da ihmal etmemek gerekiyor. Bu ayrıntılar arasında asla gözardı edilmemesi lazım gelen de, meseleyi ‘büyük oyun’un parçası yaparken rakip takımların içindeki oyuncular arasında bağımsız davrananların olabileceği yüksek ihtimalidir.

Güçlü kanıt ve dayanaklara bakarak küresel güç merkezlerinin Batı yakası tarafından Türkiye’de laik siyasi rejime karşı bir operasyon yürütüldüğü genellemesiyle baktığımızda yaşanan tüm gelişmeleri açıklamış olamayabiliriz. Batı yakasını Washington’ın temsil ettiğini varsaysak bile bu izahın kendi içinde de epey alt başlığı bulunduğunu ve hem AKP muhitinin, hem de Ergenekon’la irtibatlandırılan mahallenin Washington’da hısım ilişkilere sahip olduğunu tespit edebiliriz. Hatta ‘büyük oyun’u sevk ve idare kulvarında her türlü performansı gösterebilecek kabiliyetteki servisler arasında bile rakip âşinalıklar bulunabileceğini düşünmemiz için yeterince işaret vardır.

Doğrusu istenirse bu satırların yazarı, ‘büyük oyun’un başkentlerdeki stratejik planlarına bakmak yerine (ya da bununla birlikte), daha aşağılarda veya derinlerde kimi istihbarat örgütleri düzeyinde, muhalif ama uzlaşabilen çıkar ilişkileriyle tesviye edilmiş yatay geçirgenliklere, ilk bakışta anlamlı gözükmeyebilecek ilginç perspektiflere, kimi zaman hükümetlerinin, hatta ülkelerinin menfaat algısını bile gözardı edebilen hizipçi girişimlere vs. gözatmanın çok daha doğru sonuçlar vereceğini düşünmektedir.

Bu durumda bazı servislerin kendi içlerindeki kanat çatışmalarının dahi Türkiye’de siyasi tercihler üzerinden yürüyor olabileceğini asla değerlendirme dışı tutmamak gerekir.

Amerika’daki kimi yasal veya yasadışı örgütlenmelerin bir kısmı Türkiye’ye nüfuz edebilmek için AKP iktidarından yararlanmak isterken, başka bir kısmının Ergenekon tipi örgütlenmeler ile yol almak istemesi kimi şaşırtabilir ki? Bunların Rusya ve Çin’den muadilleriyle çatışmaları ya da uzlaşmalarının, yine aynı siyaset skalası boyunca kendisine karşılıklar bulmakta zorluk çekmeyeceğini hatırlatmak yararlı olabilir. Burada önemli olan kimin ne istediği, kimin neyi hangi sürede ve ne boyutta talep ettiğidir.

Muhafazakar ve İslami kesimler şu sıralar iştahla Ergenekon örgütünün çökertilmesini takip ediyor, bu sürece destek veriyor, olayın polisiye ve adliye safahatından büyük mutluluk duyuyor. Devletle böylesine sağlam organik ilişki içine girebilen bu kesimler meseleyi Türkiye’nin iç çelişkisine indirgedikçe küresel gerçeklerin dünyasından kopuyor. Eğer gerçekten varsa, Ergenekon gibi bir örgütlenmeyi bütünüyle ulusal sınırlar içinde, tamamen yerli ve iç dinamiklere dayalı, kesin olarak asker-sivil güçlerin kendi imtiyazlarını korumak için giriştikleri yasa dışı bir vaka olarak görmekle hangi denklemlerin dehlizlerinde kaybolduklarından bîhaber kalmaya devam edeceklerdir.

Bu koşullarda “Ergenekon, ya laiklere karşı 28 Şubat’sa?” sorumuzdan irkilmek ve kuşkuya kapılmak yerine, böyle olsa ne değişeceği hissizliğiyle karşılık verme ihtimali ziyadesiyle yüksektir.

Küresel güçlerin ya da ulusal merkezlerin her türlü manipülasyonuna bu denli açık, teşne ve ayartılmaya bu denli müsait insan topluluklarının yaşadığı yere ülke denebilir mi? Bu insanların oluşturduğu topluluğa millet ve onların gelişmiş organizasyonuna devlet adı vermek kabil midir? Böylesine zaaf içindeki bir varoluşun küresel karşılaşmalarda rol alması bir yana, kendisini bile koruması mümkün müdür?

Sahi, ister mevcut iktidar yapısının taraftarları, ister muhalifleri olsun çatışan tarafların her biri, kendi ülkesinin ne olmasını, nereye gitmesini ve neyi başarmasını arzu ediyor olabilir?

Herkesin kendi askeri darbesi, kendi baskısı, kendi ayrıcalığı, kendi demokrasisi, kendi barışı ve uzlaşması, kendi kimliği, kendi tarihi ve geleceğinin olduğu bir yerde ahlaken ve vicdanen doğrunun erdeminden eser kalır mı?

Madem ahlaken doğrunun erdemine ve erdemin gücüne inancın kalmadığı bir dönemdeyiz, öyleyse herkesin bilmesi ve pozisyon ayarı yapması gereken pragmatik hakikat şudur ki, bugün bana ise yarın mutlaka sanadır!

Kenan Çamurcu - Fikri Takip

kenan@camurcu.com

28.4.2008

Rastgele Yazı

 

RSS feed for comments on this post | TrackBack URI