Haziran 30th, 2008 at 11:02

İnanmak ya da inandığını zannetmek birbirlerinden farklı iki anlamı ifade eder. Her ne kadar ikisi de inançla alakalı kavramlar olsa bile ikinci tanımlama zannın hakimiyetine göre yapılanmış bir bilinçlenmeyi ifade etmektedir. Bu tür zann bilgilerle bilgilenmenin ayetlerle de ifade edildiği gibi hakikatte ne dünya ne de ahiret için hiçbir hayrı yoktur. Zan ne zaman bilgiyi güdümüne alırsa gerçekler şüphe ve hezeyan anaforunda asıl ekseninden uzaklaşır. Bu durumda elde bulunan bilgiler hakikatin izafileşmesine zemin hazırlar.
Yazının devamını okuyun »
Haziran 25th, 2008 at 11:00
İnsan hakları, kadın hakları, hayvan hakları ve bunlara benzeyen terkipler günlük siyasal/sosyal dilde sıkça kullanılıyor; kanaatimce bir anlamda eritiliyor hatta tüketiliyorlar. Hele İslam’a aidiyetleriyle şöhret kazanmış kalem erbabının dilinde ulu orta savrulan söz konusu söylemleri okudukça/işittikçe içim burkuluyor. Mü’minlerle mü’min olmayanların Hak anlayışları nasıl bu kadar birbirine benzeyebilir, şaşıyorum. Hak, hukuk ve hakikat kelimelerinin akrabalığını, yakınlık derecelerini, türev ve tedailerini en iyi, en doğru bilmesi, anlaması gerekenler mü’minlerdir. Çünkü Allah Hak’tır. Bilcümle hukuk ve hakikatin kendisi ve menşeidir. O mutlak hak, mutlak hakikattir. İnsan hakları ve benzeri kullanımları, sıkça önümüze süren mü’minler hadisenin bu boyutunu ihmal ederek, unutarak konuşabilir, yazabilirler mi?
Seküler anlayışın yani varoluşumuzdaki ilahi iradeyi gözardı eden, yok sayan bir zihniyetin insan hakları terkibine yüklediği anlam ile mü’minlerinki birbiriyle örtüşebilir mi? Düşünün ki seküler anlayış Hak’kı tanrı veya tanrıların elinden (ç)almış, onların hazinesinden aşırıp kendi mülkü kılmış gibi böbürlenir. Hak’kın tayin ve tespitindeki ilahi rolü insana hamleder. Bugünkü İslam dışı dünyanın hemen tümü hak, hukuk ve hakikatin kriterlerini insan teki veya kalabalıklarının ins(af)iyatifine terketmiştir. Onların insan hakları namına dile getirdikleri her iddia beşeri keyfiliklerin gaddarlığına maruzdur. Şahsiyeti kalabalıkların kahrına medar bırakan zalimane bir mantığın eseridir.
Yazının devamını okuyun »
Haziran 25th, 2008 at 04:22
Her bölümde 10 karikatür
1

2 Yazının devamını okuyun »
Haziran 20th, 2008 at 10:40
Hasan Hanefi 12-13 Şubat 2002 tarihinde düzenlenen İKÖ-AB Ortak Forumu toplantısına katılmak üzere İstanbul’a gelmişti. İslami camiadan bildiğim kadarıyla Mustafa Karaalioğlu, Ankara İlahiyat’tan Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu ve Yeni Şafak’ın yazarı ve Umran’ın yayın danışmanı Yusuf Kaplan Hasan Hanefi ile birer röportaj yaptılar. Yusuf Kaplan’ın röportajı oldukça uzun ve kapsamlı. Yusuf Kaplan, iletişimciliğinin hakkını vermiş doğrusu. Kısaca Hanefi’nin konuşmalarını değerlendirmek istiyoruz.
Hasan Hanefi söze başlarken, İslam düşüncesinin temel sorunlarını genel hatlarıyla üç başlıkta toplamaktadır. İlk olarak, kültür mirasımıza dikkat çekmektedir. Özet olarak şöyle diyor: Bizim şu kültür mirasımız, geçmişte icad edilmiş, üretilmiş bir kültürdür. İslam’ın siyasi/coğrafi sınırları genişledikçe, muhatap olduğu kültürler de o oranda genişledi. Kadim medeniyetlerin islamlaştırılması sorunu ile karşılaştık. Geleneği tekrar edemeyiz (anakronizm). Ama şu anda bir yenilgi anı yaşamaktayız. Bu yenilginin sebebi biraz da gelenektir. Biz geleneği yenilemek zorundayız. Dünya Ticaret Merkezi’nin temsil ettiği hegemonik kültürün yeni çağdaş sorunlarını geleneğin kavram ve kurumlarıyla aşamayız. Bize başkaldırı ve protesto kültürü lazım.
Hanefi diyor ki, bizim teolojideki Tanrı’nın fiilleri, isim ve sıfatları tartışmasıyla mesela Filistin sorununu halledemeyiz. Bu sorunu halletmek için Yahudilerle yüzleşmek gerekmektedir. Hanefi, Türkiye’de alışık olmadığımız bir akademisyen profili ile, siyonizm vak’asına parmak basmakta ve siyonizmin, “Tanrı Yahudilerle akid yaptı, Yahudiler tanrı’nın seçilmiş ümmetidir; onlara kutsal Kudüs topraklarını vaad etti” şeklinde özetlenebilecek temel tezini örnek vererek, bu politikayla klasik teolojiyle başa çıkamayacağımızı, yeni bir vatan ve bağımsızlık teorisi geliştirmemiz gerektiğini hararetle savunmaktadır.
Yazının devamını okuyun »
Haziran 15th, 2008 at 10:23
27.04.2002 Tarihli “Ceviz Kabuğu” programına, konuyla ilgisi dolayısıyla Prof. Dr. Mikail Bayram’da katıldı. Telefon bağlantısı ile yayına katılan ve Mevlana ve Mevlevilik üzerine görüşlerini aktaran Bayram, program sunucusunun daha önce hiç duymadığı fakat İKTİBAS okurunun yakındığı bildiği görüşlerini söyleyince “kızılca kıyamet” koptu. Bu ilginç tartışmayı bilgilerinize sunmakta yarar gördük.
HULKİ CEVİZOĞLU- Profesör Doktor Mikail Bayram hattımızda.
İyi geceler Sayın Bayram.
PROF.DR. MİKAİL BAYRAM- İyi geceler efendim.
HULKİ CEVİZOĞLU- Buyurunuz, sizin bir bilim adamı olarak görüşlerinizi rica ediyorum; Konya Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanısınız, buyurun.
PROF.DR. MİKAİL BAYRAM- Efendim, öncelikle oradaki konuşmacı arkadaşları selâmlıyorum ve anladığım kadarıyla da, bana, daha çok Mevlana ve Mevlana etrafındaki oluşumlarla ilgili sorular tevcih ediliyor. Bu münasebetle adımdan söz edildi, onun için ben bu konuya yönelmek durumundayım. Tabiî, bu konuyu işlerken de, elbette tarihçi olmam hasebiyle tarihî olaylarla paralel olarak konuyu izah etmeye çalışacağım. Az önce konuşmacılar da söylediler, 1243 yılında Moğollar Kösedağ zaferini kazandıktan sonra Anadolu’yu istila ettiler. Hatta Erzurum’da, Erzincan’da, Tokat’ta, Sivas’ta, Kayseri’de büyük katliamlar yaptılar, yağma hareketleri yaptılar ve özellikle Tokat’ta, Moğol Ordu Komutanı Baycu Noyan Kayseri’yi muhasara ettiği zaman, Kayseri çevresinde toplanmış olan Moğol askerleri arasında Mevlana’nın hocası Şems-i Tebrizî’nin müritleri de mevcut idi. Bunlara Kalenderiler tabir ederler. Şems-i Tebrizî bir Kalenderi dervişidir, bir Kalenderi şeyhidir. Hatta bu Kalenderiler, Moğollarla birlikte Kayseri surlarından gedik açıp şehre girmeye çalışıyorlardı. Ve şehre girdikten sonra da Moğollar burada çok büyük bir katliam yaptılar. Eğer tarihçiler mübalâğa etmiyorlarsa, onbinlerle ifade edilen Ahi ve Türkmenler burada katliama tâbi tutuldular. Ahiler ve Türkmenler burada katliama tâbi tutulurlarken, Mevlana’nın hocası olan Kayseri’deki Seyyid Burhaneddin’in, eteğine paralar, altınlar saçtılar. Buradan şunu demek istiyorum: Kalenderi dervişler ve Mevlana’nın hocaları olan kişiler çok daha önceden Moğollarla irtibat hâlindeydiler ve Moğollarla teşriki mesai ediyorlardı ve özellikle de Şems-i Tebrizî ve Şems-i Tebrizî gibi olan bazı kişileri de ajan olarak istihdam ediyorlardı. Olay sadece Mevlana’yla sınırlı değil, Şems-i Tebrizî’yi de ajan olarak kullanıyorlardı. Şems-i Tebrizî Moğol ajanı idi ve Moğol ordularının içindeydi.
Yazının devamını okuyun »